RESİMDE GÖRÜNMEYEN ŞİİRLER YA DA ALİ URAL’IN HARLADIĞI OCAK – MUSTAFA KÖNEÇOĞLU

Bir şiir okuyucusunun Ali Ural’ın şiir kitaplarını eline aldığında dikkatini çekecek olan ilk şey, kitapların ismi olsa gerektir. Çünkü Ali Ural, kitaplarına ad verme konusunda en az kitapların içerikleri kadar titizlik gösteren usta bir şair. Ali Ural’ın kitaplarının ismi okuyucuyu kendine çeken, içeriğiyle ilgili bir giz oluşturan, temsil gücü yüksek, imajinatif / kışkırtıcı başlıklardır: Körün Parmak Uçları, Kuduz Aşısı, Gizli Buzlanma, Mara ve Öteki Şiirler, Kâğıda Sarılı Rüzgâr. Görüldüğü üzere isimlerin hepsi, şiirin ayağını yerden kesmeden ona imgesel bir kanat takan isimler. Ali Ural, bu şekilde şiirini, hem gündelik hem de estetik gerçekliğe açık tutuyor. Sanırım okuyucuyu şiire mahsus bir incelikle karşılamanın en etkili yollarından biri budur. Bu durum okuyucunun muhayyilesine olan saygıyla da ilgilidir. Ali Ural, daha en başında okuyucusunu; “etik, estetiğin bir şubesidir” anlayışıyla, güzellikle selamlayarak içeri davet ediyor. Kitap adları aynı zamanda Ali Ural şiirinin poetik yönelimini de ele veriyor. Hem somut hem de soyut dünyanın kategorileriyle alışverişe giren bir poetikanın ayak izleridir bu.

Şair Ali Ural, aynı zamanda bir deneme ve öykü yazarı. Hatta deneme kitapları şiir kitaplarından bir hayli fazla. Bununla birlikte Ali Ural’ı, daha çok şair olarak tanıyoruz. Bunda nesirlerini şiir titizliğiyle ele alması, şiirsel imgelemi nesirlerine ustalıkla yedirmesi önemli bir etkendir. Ali Ural’ın deneme kitaplarının adları da şiir kitapları kadar çarpıcı ve çağrışımlı: Resimde Görünmeyen, Tek Kelimelik Sözlük, Posta Kutusundaki Mızıka, Makyaj Yapan Ölüler… Bu açıdan baktığımızda şiirsel estetiğin, Ali Ural’ın bütün sanatsal yazgısına el koyduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, güçlü bir nesrin güçlü bir şiir için önemli bir ön koşul ve imkân olduğunu da Ali Ural’ın sanatsal yetkinliği bağlamında ifade edebiliriz. Öyle ki Ali Ural’da şiir ve nesir, berrak suları birbirine karışan iki ırmağın çağıltısıyla akıp gitmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Ali Ural’ın bir denemeci olarak Resimde Görünmeyen’de anlatmak istedikleriyle, şair olarak Kâğıda Sarılı Rüzgâr’da anlatmak istedikleri birbirini tamamlar mahiyettedir. Her iki başlıkta da incelikli bir tezat (oksimoron) sanatından bahsetmek mümkün. Zira bir resimden söz ediyorsak öncelikle görünür bir nesneden söz ediyoruz demektir. Oysa Ali Ural’ın Resimde Görünmeyen imgesinde beliren anlam, bir görüntüdeki görünmez olanı ya da gizi ima eder. Paradoksal bir durumdur bu elbette. Böylelikle görüntüler dünyasının dışında, imgelemin soyut / mecaz alanına girmiş oluruz. Öte yandan, Kâğıda Sarılı Bir Rüzgâr’dan bahsediyorsak, Ali Ural şiirinde sıklıkla karşılaştığımız üzere, yine bir paradokstan, yani bir imkânsızlığın imkânından bahsediyoruz demektir. İmkânsızlığın imkânı rüyaya, masala ve şiire has bir üst gerçeklik alanıdır. Bu alan, hayatın saldırıları, baskıları karşısında bunalan öznenin soluklandığı tinsel alandır. Novalis’in dediği gibi burada tinsel doluluğa erişen bir şair için artık her şey birdir ve dünya da bir şiirden ibarettir. Tıpkı Yunus Emre’nin erik dalında yediği üzümün şiir olması gibi. Tıpkı Yunus’un yediği üzümden şairlerin dişinin hâlâ kamaşmaya devam etmesi gibi.  

Ali Ural’ın ilk şiir kitabı Körün Parmak Uçları, âmâların görme biçiminden kinayedir. Bilindiği üzere âmâlar, nesneleri parmak uçlarıyla görerek tanırlar. Dokunma duyusu olarak parmak uçları sadece âmâlarda değil, çocuklarda da önemlidir. Çocukluğun ilk dönemlerinde dokunma duyusu görmeye göre çok daha etkilidir. İşte tam burada şairin, gerçekliği / hakikati görmede, idrak etmede diğer insanlardan âmâlar ve çocuklar gibi farklılaştığını anlarız. Şairin önceliği, insanların önceliğinden farklıdır çünkü. Şair hakikati, kalbiyle, iç ışığıyla yani ruhunun parmak uçlarıyla görür. Bu nedenden dolayı olsa gerek, Körün Parmak Uçları önemli bir tespitle başlar: Suni teneffüs. Gerçeğin sert / acımasız dünyasına adımını şiirle atan şairin kadrajına giren ilk görüntü bir ölünün fotoğrafıdır: Bu adam ölmüş / nefesi kendi nefesi değil. Öncelikle, eski bir rüya görenadamın ölüp ölmediğiyle ilgili kuşkular vardır. Renginin solup solmadığına, dudaklarının kıpırdayıp kıpırdanmadığına bakılır. Şairin önerisi, bulduğunuz ilk martıyı kalbine sürün dizesinde kendini gösterir. Sanki bu şekilde ölüye suni teneffüs yaptırılmış olur. Ali Ural’ın şiir sözlüğünde çokça yer alan isimlerden biridir martı. Martı doğal bir saflıktır. Deniz ve martı, aynı zamanda kafeslenmez saf bir özgürlüktür. O hâlde şairin, henüz şiirin başlangıç evresinde, suni teneffüse ihtiyacı olan bir insan/lık durumuyla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönüyle Ali Ural’da şiir, bir cankurtaran ya da bir suni teneffüs işleviyle devreye girer. Onun şiiri en başından itibaren yaşatmaya yönelir. Tarkovski’nin dediği gibi “Şair, evrensel bir mesaj göndermek için tek bir resmi kullanabilen kişidir.” Tarkovski’nin ifadesine benzer şekilde Ali Ural, tikel bir olgudan evrensel / tümel bir fotoğraf çıkartır. Şairin, Ey insan / kâinat-ı musaggara, diye seslenmesi tikeldeki evrenseli yakalamaya yönelik bir ünlemdir. Çünkü insan, bu kadim hakikati zamanla unutmuş olsa da eskilerin deyişiyle küçük bir kâinattır; kâinat da büyük bir insandır. Fakat insanla varlık arasındaki ezeli uyum kaybolduğundan ve şairlerin, bilgelerin vermeye çalıştığı evrensel mesaj unutulduğundan insan, varlık ve eşyayı sürekli tahrip etmektedir. Ali Ural’ın belirttiği üzere bu geri dönüşü olmayan tahribat hem doğayı hem de şairleri kötü etkilemektedir: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman / teneke ciğerleri pas tutan şair. Teneke ciğerleri pas tutan şair imgesi, sözü edilen başkalaşımın / tahribatın boyutlarını ele vermesi bakımından bir hayli önemlidir.

Diğer yandan şair, yaşadığı zamanın tanığı olarak olup bitenler karşısında olabildiğince şaşkındır. Katillerin, çöl hırsızlarının elini sallayarak dolaştığı sokaklarda, güvenliği sağlamakla yükümlü okçular yerlerini terk etmişlerdir. Duyarsızlığın ve sorumsuzluğun boyutları ürkütücü bir seviyeye yükselmiş, insanın varoluşsal konumu iyice zedelenmiştir. Haritalarda işaretli yerler silinmiş,  nerdeyse doğru adresleri bilen tek bir kimse bile kalmamıştır. Böyle bir dünyada, duyarlı bir özne olarak şair, suçu ya da sorumluluğu üzerine almak zorunda hisseder kendini:

            “kancalar yırtar ağzımı

plâstik leğenlerde can çekişirim

katiller sokaklarda dolaşır

suçu üstüme alırım” (Körün Parmak Uçları)  

Şairin ikinci şiir kitabı olan Kuduz Aşısı, ilginç bir şekilde Nefes Darlığı şiiriyle başlıyor. Daha önce bahsedildiği üzere, şiiri suni teneffüs olarak algılayan şairin insanlığa verdiği mesaj iyi anlaşılmamış olacak ki toplumdaki nefes darlığı devam etmekte ve insan/lık yeni bir suni teneffüse ya da hayatî müdahaleye ihtiyaç duymaktadır. Kısaca, insandaki anlam kaybı trajik bir şekilde devam etmektedir. Şair bu durumu, dört mevsimden biri eksik mısraıyla dile getirir. Fakat insanlar eksiklerinin, yitiklerinin çok da farkında değildir. Bu umursamazlık ve duyarsızlık hâli karşısında nefes almakta zorlanan şair, dünyaya yönelik şiddetli bir güven bunalımı içerisindedir: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz diyerek, hissettiği bu güvensizliği dışa vurur. Ali Ural şiirinde bu tekinsiz dünya seri cinayetlerle, okunaksız ölülerle betimlenir. Deniz ise, Hidrofobi şiirinde olduğu gibi kendi özüyle çelişme pahasına sudan korkmaktadır. Denize yüklenilen bu duygudurum bozukluğu sanki Tarkovski’nin yukarıda alıntıladığım sözüyle ilgilidir. Ali Ural, tikel bir olgudan evrensele ulaşmak adına bunu sıklıkla yapar. Sudan korkan deniz imgesi modern insanın varoluşsal durumuyla, ontolojik bunalımıyla ilgilidir. Kendisi olma bilincinden yoksun bir şekilde benliğinden uzaklaşan modern insan, kendisine o kadar yabancılaşmıştır ki artık kendi özünden korkmaktadır. Çünkü modern insanın doğaya verdiği zarar, bumerang etkisiyle, kendi varlığına geri dönmektedir. İnsanı kendisi için ölümcül bir tehdit hâline getiren asıl durum budur. Modern insan, hem kendi özüne yönelik bilgiden mahrumdur hem de nereye gideceğini bilmemektedir. Şair, insanın bu trajik durumunu oldukça etkili bir şekilde betimler: yedi çift ayakkabım var nereye gideceğimi bilemiyorum. Bu mısra, varoluşsal bir körlük içinde yolunu kaybeden modern insanın en dolaysız hikâyesidir. Çünkü Heidegger’in deyişiyle, modern zamanlarda insan artık evinde / yurdunda değildir. Modern insan aslında hiçbir yerdedir, yok yerdedir. Dünya onun evi olmaktan çıkmıştır. Şairin betimlediği üzere modern insan, her türlü araca sahip olmakla birlikte nereye gideceğini bilemeyen bir zavallıdır. Ali Ural bu şekilde, bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı diyen Yunus Emre’nin dizelerine nazire yapmaktadır. Bu nazirede çağdaş insanın varlık içindeki yokluğu anlatılır. Kapitalist uygarlığın kutsalları olan para, marka, tüketim gibi ritüeller modern insanın maneviyatı hâline gelmiştir. Sadece bu değerlerle yaşar ve tatmin olur günümüz insanı. Bu nedenle onun üzerindeki giysi de bir tanıtım kartı şeklinde, kanlı bir alfabeyle dokunan Cehennem Marka Palto’dur:    

“geceleri vitrinler okunur önce

orda her harf diridir, kanlıdır her alfabe” (Kuduz Aşısı)

            Modern hayatı Gizli Buzlanma olarak teşhis / teşhir eden Ali Ural, kendi varoluşsal konumunu hayatın kıyısı/nda olarak belirler. Zira şair artık, münâcatın kıyısında, naatın kıyısında, şiirin kıyısındadır. Kıyıda durmak, mesafeli durmayı, temkinli / dikkati olmayı akla getirir. Çünkü gizli buzlanma olacak kadar tekinsiz bir hayat varsa, şair işini azami dikkatle yapacaktır. Sadece dikkatli olmak da yetmez, elbet dua etmek de gerekir. Dünya mükemmel bir yer olmadığından, onu tamamlamak ve bütünlüğe kavuşturmak için bir dua gibi sanat devreye girer. Tarkovski’nin, “Sanatın anlamı yakarışın ta kendisidir. Yapıt ise duadır.” sözlerinde olduğu gibi Ali Ural’da da sanat, yaratıcıdan ve yakarıdan bağımsız bir şekilde anlaşılmaz. Şairin kelimeleri korku ve umut içinde bir yakarışa dönüşür: ya Mubdi yarattık sansak da tekrarımızı yüzümüze vurma.

Birçok şiirinde görüldüğü gibi Ali Ural, varlığın ve hayatın acemisi olarak yoluna / sanatına devam eder. Acemiliği ona başka ve güzel bir bakış lütfeder. Şair, gökdelenlerden göğe bakmayı bilmeyecek kadar çağdaş hayatın uzağında yaşamayı seçmiştir. Bu nedenle, dünyayla barışık değil kavgalıdır; bazen kralını kaybetmiş bir tebaa bazen de tebaasını kaybetmiş bir sultandır. Sanki kelimeleri boğulmuş, sözleri yosun tutmuştur. Fakat yakarışı ve şiiri ona gideceği doğru yolu gösterir. Şiir ve dua onun için ilahî bir bağış ve bağlanıştır. Ayrıca dua bir hak ediş sayılır. Modern dünyanın karmaşık habitatı içinde, insanın duayı araması gibi dua da layık olduğu insanı arayıp bulur: hem dualar ankâdır hangi dudağa konacağını bilir.    

            Mara ve Öteki Şiirler’de şair, daha uzun bir öykünün peşine düşer. Aslında bir öykü içinde şair kendi öyküsünün izini sürmektedir. Mara, şaire ses vermezse orman kül olacaktır. Mara sanki her dilde aranan bir yitiktir. Fakat Mara’nın kim olduğu tam olarak belli değildir. Mara kimdir? Şaire göre Mara, anlatılamayacak bir gizem bir tılsımdır sanki: Mara’yı anlatmak yalancılıktır görmediği şeyi anlatmak şairlik yani. Ali Ural, bu dizesiye, şairler yaşayamadığı şeyi yazarlar, ama o yazdığı şeyi yaşarlarsa susarlar diyen Sezai Karakoç gibi düşünür. Şair ancak yaşayamadığı ve dolayısıyla hep hasretini çektiği şeyi şiirleştirir. Bu noktada, şairin iyileşmesi hasretidir, derdi de dermanıdır. 

            Kâğıda Sarılı Rüzgâr’da ise şair imkânsızın kapısını yoklar. Şairin dönüp dolaşıp geldiği yer hep imkânsızın kapısıdır. Aslında bu imkânsızlık Ali Ural şiirinin asıl membaıdır. Çünkü rüzgâr, nasıl kâğıda sarılamayacak bir şeyse, şiir de ele avuca sığmaz bir şeydir. Necip Fazıl’ın, Ufuk bir tilkidir kaçak ve kurnaz dizesinde olduğu gibi şiir, bir türlü şairin eline geçmeyen kaçak ve kurnaz bir tilkidir. Dolayısıyla şair ne yaparsa yapsın, şiirle ilişkisinde acemilik içinde kalmaya mahkûmdur. Ali Ural şiirde ya da hayatta hiçbir zaman ustalaşamayacağının bilincindedir: usta diyecekler inanma her usta yüz çerağ taşır göğsünde. Bundan dolayı şairin, sen kılıcı seç demesi sözle eylem arasındaki mesafeyi en aza indirmek istemesi nedeniyledir. Zira ham ervah için sözde ve hünerde kopan kıyametin bir karşılığı yoktur. Ham ervah, bu zarif hüneri kavrayacak incelikten, estetik idrakten yoksundur. Diğer yandan, sanatla sanatçı ayrılmaz bir bütündür. Bu ikili ayrılırsa sanat ve hayat bir sanrıya dönüşür. Böylelikle atını terk eden süvari imgesinde olduğu gibi at da süvari de bağlamından koparak anlamsızlaşır. O yüzden Ali Ural, kılıcına davranarak at, süvari ve kılıç bütünlüğünü yeniden sağlamaya çalışmaktadır. Bu aynı zamanda, hayatta olduğu kadar sanatta da bir bütünlük arayışıdır.

            Ali Ural yaşadığı coğrafyanın diline, kültürüne, hüznüne aşina bir şairdir. Sadece aşina değil, aynı zamanda sadıktır da. Yaşadığı coğrafyanın salt bir coğrafya olmadığının bilincindedir. Ali Ural açısından coğrafya şairin kaderidir. Fakat şair de yaşadığı coğrafyanın kaderidir. Edip Cansever’in bir şiirinde söylediği gibi insan, yaşadığı yere benzer, yaşadığı yerle özdeşleşir. Suyuna toprağına benzediğimiz bu yer vatanımızdır. Vatan kavramı, Ali Ural’da bütün İslam dünyasını kapsayan maddî, manevî bir uzam görünümündedir. Bu uzamın bir ucunda İstanbul, diğerinde ise Kudüs vardır. Bu noktada, Nuri Pakdil gibi aşkla ve umutla düşünür şair; ne olursa olsun, cemreler toprağa düştükçe umut her zaman var olacaktır. Yani İstanbul elimizde / kalbimizde bir bayrak gibi dalgalandıkça Kudüs de düşmeyecektir. Çünkü İstanbul biraz da Kudüs demektir:

“ha İstanbul’dasın ha Kudüs’te ne çıkar

düşmüyor düşmüyor düşmüyor Kudüs

cemreler düştükçe hep var”

            Şiir, şairin etrafında dönüp durduğu baba ocağıdır. Her şair gücü nispetinde bu ocağın küllerini üfleyerek ateşi harlar, gökyüzüne yeni kelimeler / kıvılcımlar gönderir. Son bir ocak dahi tütmeye devam ettikçe, vatan toprakları ve millî hatıralar emniyettedir. Zira şairler o toprakların üzerinde yüz yıllardır kelimeleriyle nöbet tutmaktadır. Bu nöbet şairden şaire devrolup gider.  Kelimelerin kıvılcımı, sıcaklığı bir şairden öbürüne geçer. Bir şairin kalbi diğerini tutuşturur. Ali Ural’ın nöbeti devraldığı şair, baba ocağının en büyüklerinden biri olan Mehmet Âkif’tir. Ali Ural’ın da merkezî sembolü Âkif’te olduğu gibi hilâldir. O da tıpkı Âkif gibi altında toplanılacak bir gölgelik olarak hilâli işaret eder, kendisiyle birlikte bütün milletine: sen hilâli seç, diyerek…

            Ali Ural’ın çağrısına kulak verenler, onun sesinde kendi sesini bulanlar ve ocağın tütmesi için varlığını ve şiirini ortaya koyanlar, devraldıkları nöbeti kendilerinden sonraki nesillere bırakmak için tıpkı ustaları gibi ocağı kalpleriyle, kelimeleriyle harlamalılar ki bu kutlu ocak, kıyamete kadar tütmeye devam etsin.

MUSTAFA KÖNEÇOĞLU

Kana Karışan – Toplu Şiirler – A. Ali Ural, Sayfa 411