A. Ali Ural beşinci şiir kitabı Kâğıda Sarılı Rüzgâr’la, yılgın ruhlarımızı “yürüyüş kararı”na çağırıyor. “Bir salkım anahtar”ı sallayarak yapıyor bunu. Şair, havada çevirip sırtını yere getiriyor ölümün. Şiiriyle meydan okuyor kaçak dövüşenlere. Şiiriyle Akif’in namlusunu zalime doğrultuyor. Ne kalbi tekliyor ne de tüfeği. Bilen bilir, o ilk mısraından beri cephede ter döküyor. Kuduz Aşısı, Körün Parmak Uçları, Gizli Buzlanma, Mara ve Öteki Şiirler’den sonra Kâğıda Sarılı Rüzgâr da cephede yerini aldı. Duruşu olmayanın şiiri de olmaz, diyen şairin yeni kitabında okura armağanı, dünyanın satranç tahtasında özge bir duruş! Bunu, fikir ve sezginin doğallıkla birleştiği nadir kıyılardan birinde, sanatın irtifasını artırarak yapıyor.
“Ali’nin eldivenleri pamuk şekerinden yumuşak/Ali’nin dişlerinde kamaşır kemik saplı bir bıçak”
Dünya yaşlanıyor fakat varlığı ondan da evvele dayanan şiir hâlâ gençlik yaşında. Çünkü o rüzgârını altında sırlı ırmaklar akan uçmağdan alıyor. Sadece şiir mi gençleşen. Okurun da payına taze bir dal düşüyor. Aşılasın diye kendi yaşına. A.Ali Ural, Kâğıda Sarılı Rüzgâr’da konusu, özü, biçimi ve diliyle şiirinin hep genç kaldığını bir kez daha gösteriyor okura. Geothe’nin Schiller için “O, her gün bir başkası, daha yetkin bir insan oluyor,” yorumu sanatçıya mahsus gençliğin özel bir tarifi. Yetkin bir sanat eseri, sırtını geleneğe yaslarken aynı zamanda öz ve biçim bakımından kendine has yenilikler barındıran eserdir. A.Ali Ural yazarken kimliğini ve değerlerini muhafaza eden şairlerden. Onun şiiri evvela kendi dünyasında kök salıyor. Binbir emekle büyütülen bu ağacın dalları bahçeyi aşarak okura ulaşıyor. Şiirlerin katmanlı yapısı, her okuyuşta başka bir anlam evine konuk ediyor okuru. Şaşırdığımız ve doğasını anlayamadığımız hadiseler büyüler bizi. Bu, sanat eserinin her zaman yeni ve genç kalmasının da sırrıdır. Şair, daha yolun başında kitabın ismiyle şaşırtıyor okuru. “Kâğıda Sarılı Rüzgâr” ismi tek mısralık bir şiir değilse ne!
A.Ali Ural, insanla dünya arasındaki ilişkinin köklerine uzatıyor merceğini. Şiir orada! Mürekkebini üç hokkadan dolduruyor. İlkinde şairin parıldayan teri var, coşkunun dizginlerini elinde tutan. İkincisinde, kan var bir kılıç kesiğinden sızan. Üçüncüsünde, ışık var hilalden dünyaya saçılan. Şair, berrak bir bilinçle yaşadığı çağa tanıklık ederken çürüyen kökleri koparıp yerine genç dallar aşılıyor. Şiir bir kez daha boy veriyor şairin avuçlarında:
“bu alkış boşa değil kulpsuz küp taşıyana/altmış yıldır kırmadan savurur hazinesin/diyarlarca uzakta rüzgârlar kadar yakın/haramiye zırnık yok mahrumlar sofrası bu”
Kitapta dokuzar şiirden oluşan üç bölüm var. İlk kapıda “Sen Şiiri Seç” diyerek okuru mahrumlar sofrasına davet ediyor şair. Mara’yı hatırlıyoruz bu çağrıyla. “Bir dilim güneş düşsün avcuma beklerim bir parça yıldız/Ben kırıntılarla yaşamayı öğrendim parmak uçlarımdadır neşesi”. Zenginlikte değil mahrumiyette parlıyor sanatın çil çil altın imgeleri. Kâğıda Sarılı Rüzgâr’ın ilk kapısında Üç Kere Dokuz Yirmi Yedi, Usta, Tarçınlı Şiir, Şair Okuması, Okuma Biçimleri, Fincan, Uykusu Gelmeyenlerin Şiiri, Çorba ve Şairin Ölümü’yle şiirden haber veren taze bir rüzgâr esiyor okurun başında. Dünya edebiyatında Paul Verlaine, Louis Aragon, Czeslaw Milosz, Sandor Petofi ve Vladamir Mayakovski gibi şiirin kuralları, incelikleri ve biçimi hakkında şiirler yazan şairleri hatırlıyoruz. “Dağı okumanın yolu yoktur tırmanacaksın” diyen şair, alfabeyi kâğıttan toplayıp tabiata yerleştiriyor. A’yla başlıyor okuma. Kayalar çözülürken bir dalgakıran kitap ayracına dönüşüyor denizi okumaya yardım eden. Bulutları okuma hakkını yalnız çocuklara veriyor şair. Irmağı okumak için bir kâğıdı tekne yapıp iskeleye yanaştırıyor. Yalnız rüzgâr mı güneşi de kâğıda sarıyor şair! Gözlerimize kaçan beyaz tilkileri kar sanıyorsak bir şiirde nefes almaya başladığımızı gösterir bu. Evet, şiir bizim evimiz. Onsuz edemediğimiz ama neden onsuz edemediğimizi de bilemediğimiz. A. Ali Ural, ilk kapıda şiiri seçiyor çünkü şiir onun kılıcı aynı zamanda. Parıltısı ve keskinliği, sanata adanmış bir ömrün saf mahsülü.
“satranç tahtasına girdi deve siyah beyaz adımlar atarak”
Madem şiir zırhını giydik hazırız meydana çıkmaya. İkinci kapı “Sen Kılıcı Seç” diyerek açılıyor önümüzde. Şair, çağa tanıklığıyla zamanın çocuğudur aynı zamanda. Duruşuyla, toplumsal yozlaşmaya öznel bir tepki gösterebilendir. A. Ali Ural’ın şiiri dengesi bozulmuş dünyanın aksayan ayağına dikkat çekiyor. Bu bölümdeki şiirlerin dokusunda çağın haksızlıklarına meydan okuyan bir duruş var. Tarihi bir dönüm noktasının önemini anlayabilmek için sanat yapıtlarını incelemek tarih kitaplarında yer almayan bilgilere ulaşmamızı sağlar. Bugün yaşananların doğasını anlayabilmek ve yarına hikayeler bırakabilmek için tarihçiliğin ötesinde bir anlatım yoluna ihtiyacımız var: Sanata.
“ey kökünden kopmuş dal varmaya bak denize/selden kurtardık diye sana el uzatanlar/çatır çatır yakacak seni şöminesinde”
İnsan acıyı ve şaşkınlığı üstünden atmaya çalışarak sıradanlaştırma eğilimindedir. Buna baş edilmesi güç olanın reddi de diyebiliriz. İnkâr bir savunma biçimi olsa da esasen kişiyi adım adım yüzleşmekten imtina ettikleriyle karşı karşıya getirir. A. Ali Ural’ın şiiri, hedefine kilitlenmiş bir mermi gibi ruhun güvenli alanını tespit edip onu ayağa kalkmaya çağırıyor. Pandeminin ruhumuzdaki ve bedenimizdeki etkileri devam ederken daha başka neler yaşadık son yıllarda. Avustralya’nın güneyinde kuraklık nedeniyle beş bin yabani deve, helikopterlerden tüfeklerle açılan ateşle öldürüldü. Bunu onlardan ummazdık, lâl olduk!
“baş belasıydılar dünyanın ağır ağır yürüyorlardı/ağır ağır çiğniyorlardı üç kat kirpikleri vardı”
Bir milletin yaşaması için şairlerin varlığını şart koşan T. S. Eliot’a göre şiir en milli sanat dalıdır, çünkü bir milleti başka milletler gibi düşündürmek kolay olduğu halde, o millete başka milletler gibi hissetmeyi öğretmek mümkün değildir. A.Ali Ural şiirinde, bize gerçeklik diye sunulanı önce parçalara ayırıyor sonra insani, manevi ve milli değerlerimize göre yeniden bir araya getiriyor. İnsani bir duyarlıkla yapıyor bunu. Vatanımızı kalbimizde taşıyoruz, bir yanı selle öbür yanı orman yangınlarıyla sınanırken rahat uyuyamazdık evlerimizde. Dilimizde dualar, haritalardan takip ettik yangın sahasını. Misafirlerimizi de kalbimiz de taşıyorduk hani. Hele de mazlumlarsa. Mültecilerin evi taşlanırken ayağımızı bastığımız zeminin taşları ufalandı. Bunu yalnız şair anlayabilir ve aktarabilirdi. Kesik Dans, Deveye Ağıt, Çalıntı Ateş, Sel, Taşlanan Ev, Baltayla Korkutulan Ağaç, Bulaş, Topu Taca Atarken ve Bir Kutu Kibrit’le çağa şerh düştü şair.
“omzu delik adamlarız hepimiz aşı olduk”
Kesik Dans, Bulaş ve Bir Kutu Kibrit, A.Ali Ural’ın üç pandemi şiiri. Üç temiz nefes sahası. “dans ediyorlar aralarında bir buçuk metre”, “yıldızlar yan yana gelmeye korkuyor gökte”, “ev kurtarılmış bölge hamurdan devrimciyiz” mısraları maskelerin arkasında sakladığımız dudaklarımızı umutla kıpırdattı. Sadece pandemi şiirlerinde değil kitaptaki bütün şiirlerde rastladığımız bir yapı var. A. Ali Ural şiirinde okurun dolaşacağı bahçeler, tefekkür edeceği odalar ve tırmanacağı dağlar inşa ediyor. Bu görünmez yapılar, şiirle bağ kuran okuru biraz nefes almaya, durmaya ve sonunda eyleme geçmeye davet ediyor. Sadece okumuyor, katılıyoruz aynı zamanda onun mısralarına.
“ben Ali’yim Ali benim dağ bisikletim yokuşta/zincirini kırmış yıldız ayına kavuşacak”
Üçüncü bölümde şair “Sen Hilali Seç” derken durduğu yeri gösteriyor. Onun yeri hilalin tam altında, yani bayrağın. Yalnız değil orada. Yunus Emre, Mehmet Akif Ersoy, Muhammed Ali, Hacı Bektaş Veli, Süleyman Çelebi ve Mehmetçikle güçlenmiş bir orduyla çekiyor kılıcını. “Akif, yıkıldı Kudüs biz tivit attık gece” “Hüda kaldı fakat benlik sırtlanı hâlâ pusuda” “aslım toprak idi çiğnedim ben toprağı”. Şair yarayı dağlamak için ateşe tutuyor kılıcını. Ali Ural’ın şiirini seçiyoruz ve bir nar mührü vuruluyor omuzlarımıza.
“yanında koşmak bile güzel sıçradım kanadına”
Bu rüzgâr kuru bir bahçeyi tek nefeste canlandırabilir. İçinde resim var, musiki var ve nadide bitkilerden toplanmış çiçek tozları var. Balkonda duran şaire bir ressam eşlik ediyor. Şiirlerin hemen yanı başındaki düşsel resimler Ayşe Ural’a ait. Bir sanatçının kalbinden doğarak kitabın kanatlarına dizilmiş. Güneşe bakmaktan yorulan ayçiçeği sadece şairin değil ressamın de dizlerinde soluklanıyor. Çizimlerin yanı sıra bir masal kuşu havalanıyor Ural’ın mısralarından. İsmi Musikar. Rüzgâr gagasındaki deliklerden geçerek şarkısını başlatıyor. “Her şeyden önce musiki” diyen Verlaine geliyor aklımıza. A.Ali Ural’ın şiirlerindeki müzik, şiir bitse bile yerleşiyor okurun belleğine.
“ona su adını verdim andıkça balık sürüleri geçsin sesimden”
Metinlerarasılık, şairin geleneğe bağlılığının bir ifadesi olarak çıkıyor karşımıza. Hatırlayıp, hatırlatarak ondan önceki şairleri selamlıyor A.Ali Ural. Rüzgâr, umulmadık bir anda omuzlarından tutup bir başka atmosfere taşıyor okuru. Platon’un mağaradan fırlattığı taş, Şair Okuması’nda kelimelerin yüzdüğü bir denize düşüyor. Okuma Biçimleri’nde göğe bakanlara sesleniyor şair. Çorba şiirinde ise “buz tutmuş saçlarıyla yürüyorlar ateşten okullarına” mısrasıyla kendi metnine sıçrıyor. Ateşle buzun aynı tetiği çektiğini ondan öğrenmiştik. Şairin Ölümü’nde Şinasi, Shakespeare, Valery ve bir şair duasıyla karşılaşıyoruz: “Rabbim koru kelimelerimi yağmacılardan”. Şair, bizi dilin kaynağına götüren kimsedir. Bunu yaparak kendilerine özgü bir yol inşa ederler. A.Ali Ural, modern yaşama ait kelimeleri şiirin kapısından geçirerek çağı sanatla kayıt altına alıyor. Sezai Karakoç’a ithaf edilen Kesik Dans bir pandemi şiiri olarak karşımıza çıkıyor. Deveye Ağıt’ta Gâşiye suresiyle irkilip, Su Kasidesi’yle buğz ediyoruz fuzuli öldürenlere. Çalıntı Ateş’te İbrahim duasıyla mancınıka ateşten kelimeler yüklüyor şair. Baltayla Korkutulan Ağaç’ın yemişlerine uzanan olursa Salome’nin tepsisi düşüyor ellerinden. Hüda Kaldı Hüda, Suret ve Onu Karşılamak şiirlerindeyse Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Süleyman Çelebi’nin beyitleriyle şiirin ara katlarında büyük şairlerin rüzgârı dolaşıyor.
A. Ali Ural yeni şiir kitabı Kâğıda Sarılı Rüzgâr’la yirmi dokuz işaret fişeği attı göğe. Üç nefeste üç kere aydınlandı gök. Üç ada göründü birbirine ışıktan köprülerle bağlanan. Birinci ada şiirin resmiydi, birer parça yıldız düşürdü onu takip eden gözlere. İkinci ada bir kılıçtı, aktıkça berraklaştı kan. Üçüncü ada bir hilaldi, kumandan hazinesin rüzgâra doğru savurdu.
“kalp bulsun ritmini teklemesin tek/irfan ocağından inci devşirsin/bilmeyen ne bilsin bilen ne bilsin”
Hümeyra Yabar
(Sabitfikir Dergisi, 135. Sayı, Mayıs 2022)