KAPTANIN HARİTASI – Özlem Metin

Kaptanın elinde eskilerin masallarıyla çizilmiş haritası, demir alıyoruz paslandığımız limandan. Rotamızı bilmiyoruz, kaptan da söylemiyor. Bir noktaya ulaşmaktan çok yolculuktur gayemiz, limana varıp varamayacağımız Hakk’ın takdiri… “Selameti kıyıda değil, ufukta arayan” denizcileriz biz; kaybolmaktan geçtik, bulunmaktan korkuyoruz.

Ali Ural, 10. deneme kitabı “Bisiklet Dersleri” ile modern dünyada kıyısını kaybetmiş insanı, duyarsızlığından vazgeçmeye, hislerini ve aklını temizleyerek yeniden etrafına bakmaya ve biraz daha tefekkür etmeye davet ediyor. “Her ne varsa âlemde canımızı yakan duyarsızlığın ateşlediği bir fitil göreceksin ucunda, dikkat et” diyen tecrübeli yazar, kendi canını inciten, ruhunu rahatsız eden halleri, rastgele içini boşalttığımız kavramları, değeri yağmalanan nesneleri ve duyguları şiirsel bir anlatımla kalbimizin ve zihnimizin dikkatine sunuyor.

Her biri özenle seçilip yerleştirilmiş cümleler metinlerin sağlam kurgusunu oluştururken, farklı medeniyetlere mensup sanatçı, filozof, bilim adamı, tarihi kişilikler ve din büyüklerinden yapılan alıntılar okuyucuya zengin bir muhteva ve sürükleyici bir okuma zevki veriyor. Öyle ki aynı metnin içerisinde Roma İmparatoru Sigismus, Neron, Arşimet, Çizmeli Kedi, Lady Godiva, Tagore, Şah Cihan, II. Friedrich ve Hz. Yusuf’a rastlamanız mümkün.

Yazar düşüncelerini, itirazlarını ortaya koyarken – şiirden gelen kâbiliyetiyle- mecazları çarpıcı şekilde kullanmaya bu kitabında da devam etmiş.  Farklı metaforlarla alışkanlıklarını kıran okuyucu, kitap boyunca şaşırarak, yeri geldiğinde irkilerek geziniyor satırlarda: “Ekmeği yarabilse içindeki tohumu, güneşi, yağmuru, havayı ve çiftçiyi görecek. Ekmeği yarabilse Allah’la karşılaşacak bir sabah”.  Bir başka denemesinde şöyle diyor: “Kesilen her horozdan sabahın kanı akar. Fecrin kızıllığı bundandır.”

Yazar, nesnelerle olan bağımıza da yeni bir anlam, farklı bir açılım katıyor. Ural’ın sanatçı gözüyle, İsviçre çakısı, saatler, hediyelik eşyalar, akçeler eteklerinde sakladıkları, daha önce düşünmediğimiz anlamlarla karşımıza çıkarken medeniyetlerin kendi değerlerine göre bunları nasıl algıladığını da görmeye başlıyorsunuz. “İsviçre çakısı, kullanmasa bile her şeyi elinin altında bulundurmaya çalışan ‘İsteyen İnsan’ın bir sembolü gibi görünmüştür bana. Halbuki ‘Hacetler bitmez ölsen de’ diyen bir başka medeniyet de vardır diğer yanda.”

Alışkanlıklarımız yüzünden göremediğimiz – dünyaya ve kendimize dair – ne varsa sanatçıların sihirli dokunuşuyla gün ışığına çıkıyor.  Yazar elindeki aynaya bakmamız için zorluyor bizi. Yüzümüzü buruşturup başımızı çevirsek hatta kızsak da biliyoruz. Aynadaki bizim suretimiz.  “Herkes görmek istediği şeyi gördü ve bir kâşif heyecanıyla paylaştı ‘face’inde. Yüz görümlüğü olarak ‘beğen’ tuşuna dokundu herkes. Beğeniyorlar seni bak beğenmesen de kendini. Yeni günah çıkartma odalarında arınıyorsun beğenildikçe”

Sosyal medyada sahte yüzler, kimlikler edinenlerin yanında aşktan ve sevgiden bahsedip, alametlerini hiç taşımayanlar da Ural’ın keskin kaleminden kurtulamamış: “Ruhları ruhlarına dokunmamış ne gam, yan yana ve el eleydiler. Dudakları sürekli kıpırdasa da birbirlerine söyleyecek sözleri yoktu, ‘Seni seviyorum’dan başka” Gerçek aşk değiştirmeliydi sevgiliyi. Bu kadar çok aşık varken dünyanın manzarası neden değişmiyor diye soruyor yazar. 

Modern dünyanın sevgileri, başarıları, özel gün kutlamaları, ilerleme anlayışı, zaman kavramı, marka algısı, sosyal medya kullanımı gibi pek çok noktasına esaslı eleştiriler getirirken, yer yer bu kavramlara bizim medeniyetimizden gelen “insan değerinin ön plana çıktığı” örnekleri göstermeyi de ihmal etmiyor. “Matador”lar pek çok boğanın başını kılıçlarıyla gövdesinden ayırdıkları halde kendilerine özel bir isim verilmezken; halkın canını kurtarmak için boğayla güreşen ve onu öldüren Dirse Han’ın on beş yaşındaki oğlu Boğaç adını almıştı. “Matadorlar, bir adla değil bir markayla yaşayıp ölmeye hüküm giymişlerdir. Aynı ismin binlerce çocuğa verilmesidir marka.”  Bu örnekle başlayarak markayla ilgili eleştirilerini derinleştiriyor Ural ve değer oluşturmak için çaba harcamak yerine “değer”i bir meta haline getirerek varlığını anlamlandırmaya çalışan insanın trajedisini anlatıyor. “Markanın arkasına saklanan insan kirlenmiştir. Marka yalnız çıplak bedenleri gizlemez, değerini bulmaya yanaşmayan tembel ruhları da saklar örtüsünün altında.” 

Japonların Kaizen yani “sürekli geliştirme ve iyileştirme”, Kapitalizmin “kârlı ve hızlı üretim” hedefi ile rekabetten doğan başarı anlayışı karşısında Müslümanların ‘başarı’ tanımını bize yeniden hatırlatıyor. “Müslümanlar için ‘başarı’ bir tanrı değil, çalışmanın sonucu olarak Tanrı tarafından verilebilecek bir ödüldür. Ancak bu onların yaptıkları işi hafife almalarını gerektirmez. ‘İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” nebevi ilkesi sürekli geliştirme ve iyileştirmenin ibadet haline dönüşmüş şeklidir. Dünya hayatı karşılığında ahireti satın alanlar için inanç, yararlı iş (salih amel), hak ve sabırda dayanışma olmaksızın elde edilebilecek ‘kâr’ yoktur.” Gerçek değerini bulmaya yanaşmayan tembel ruhların örtüsü olarak tanımladığı marka algısına karşılık Ural başka bir formül gösteriyor: “itkan” “Bir işi yapılabilecek en iyi şekilde yapmak” olarak tanımlayabileceğimiz itkan ve ona eşlik edecek ihsan duygusu sayesinde Müslümanların hakiki bir değer oluşturma ve böylece tüm insanlığa nefes aldıracak bir üretim anlayışı geliştirme imkanına sahip olduklarını vurguluyor.

Ural’ın kitabında üzerinde durduğu konulardan biri de modern insanın acıdan kaçma, hazza bağlanma dürtüsü olmuş. “Sürekli keyif alma” beklentisi modernitenin ruhlara uyguladığı bir zorbalıktır.  İnsanı hüzünden, tefekkürden, acı çekenlere empatiden alıkoyduğunuzda gerçek anlamından ve değerinden de uzaklaştırmış oluyorsunuz. “Gözyaşının kovulduğu hayat insanın kovulduğu hayattı halbuki”. Sezai Karakoç’un “Yitik Cenneti”nde anlatıldığı gibi bütün peygamberler hüznün temsilcisiydi. Hüzün peygamberinin ümmetinden olduğunu unutmayan yazar, insanları omuzlarından tutarak sarsıyor: “Hüznümüz saldırı altındadır” Kimselerin durup düşünmeye fırsatının ve niyetinin olmadığı bir düzen kurulmuş. Sevinçlerimize gölge düşmesine, etrafımızdaki acıları hissetmemize engel olunuyor. “Hayalet acılar içinde neşeliyiz” diyor Ural. Oysa yaralarımız, acı ve gözyaşlarımız hem kıymetli hem de ekmek ve su gibi gereklidir insan için. Bunların unutturulup, yerine sürekli keyif ve haz boca edilmeye çalışılması insanın sonunu getiriyor.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           “Acılarla öpülen ruh” ne kadar değerlidir halbuki. Sanatçılar en çok yaralarından beslenir. Acı çeken ruhlarını teskin edebilecek, onlara yaşama gücünü tekrar verebilecek yegâne şey özel duyarlılıkları ve bunu yansıttıkları eserleridir. Ural bunu Aşık Zülali’den başlayarak, Şeyh Galip, Heinrich Heine, Tagore, Nietzsche, Panait İsrati, Goethe, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Konstantin Simonov’dan topladığı bir buketle okuyucuya sunduktan sonra tüm sanatçılar adına noktayı koyuyor: “Acıdan dili tutulanların şarkısıdır eserlerimiz”

Kitaba ismini veren “Bisiklet Dersleri” adlı denemede ise bir işi yaparken düşmenin, başarısız olmanın da eğitimin bir parçası olduğunu ve bunu göze almayı öğrenmemiz gerektiği  anlatılırken son bölümde modern anne babalara altın değerinde bir hatırlatma yer almış: “Boşluğa terk edilen ellerde değil, nereye tutunacağını bilen ellerde özgürlük” Çocuklarımızı özgür yetiştirelim derken, onları ihtiyaç duyduklarında tutunacakları referanslardan mahrum, köksüz, değerlerinin farkında olmayan bireyler haline dönüşmelerinden sakındırmak gerekiyor.

Kitabın sonunda yer alan üç denemeyi diğerlerinden ayrı tutmamız iyi olur. Yazar bu son yazılarında yönünü görünmeyene, rahmetin kaynağına, dünya sahnesinin ötesine çeviriyor.  Sadece bir adım sonrasında bizi bekleyen ama dünya hayatının yalnız görünen yüzüyle meşgul olanların mahrum kaldığı bir alemden bahsediyor. Gayb. Ural, öyle güzel tanımlamış ki gaybı: İnsanı terbiye eden, kendine getirip zihin açıklığı veren, hoşnut edilecek olanı işaret eden, bütün anlaşmazlıkların çözüldüğü diyar. Gayb alemine gitmeden önce göklerden bir rahmet bekliyor olacak ki takip eden yazıya başlıyor. Yağmura ihtiyacı var ruhlarımızın. “Yağmuru efsanevi bir tamirciyi bekler gibi bekliyoruz. Gelecek ve yalnız bozulan bahçelerimizi değil, bozulan çehrelerimizi de onaracak……. Bir yağmur duasına çıkmaktan başka yapılacak ne kaldı. Ne kaldı toprak olmaktan başka yapılacak” dedikten sonra, kalemin izinde hâl diliyle duaya duruyor ve “Amin” diyerek bitiriyor kitabını.

“Ey yalnızlığın kuşattığı ruhlar, bekleyin! Gözyaşlarınızı kaybetmediyseniz kaybetmediniz kıyıyı” diyorsun. Acılarımızı sevdik, kırıklarımızı öpüp koyduk bohçamıza. Seni bekliyorduk kaptan, bizi unuttuğumuz limanlara çıkarmanı.

Karabatak Dergisi, 38. Sayı, Mayıs- Haziran 2018