A.ALİ URAL: YÜRÜDÜĞÜNÜZ İPİN ALTINDA GERİLMİŞ BİR AĞ YOK
Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde’yi ısırdığı madlen kurabiyenin damakta bıraktığı tatla yazar, yani çocukluğuna yolculuk ederek. Sizi çocukluğunuza götüren renkler, kokular, tatlar, nesneler… neler? Ve o zamana dair unutamadığınız şeyler?
Baharda otların arasında kendiliğinden biten iddiasız sarı çiçekler vardır. Ankara’da dört beş yaşlarındayken evimizin önündeki arsada görmüştüm. Benim için çiçek onlardı. Kısa sapları vardı bu minik çiçeklerin. Kokmazlardı. Fakat ben onları koklamaktan vazgeçmez, minik demetler yapıp anneme getirirdim. Bir de üflendiğinde uçuşan gri çiçekler vardı orada. O çiçeklerin sarı çiçeklerin bir sonraki hali olduğunu sonradan anladım. Adını öğrendiğimde ise şaşkınlığım bir kat daha arttı. Karahindiba buymuş meğer. Karahindiba’ya üflemek bir şiirdi. Her çocuk şairdi. Her çocuk karahindibanın şiir elçisi.
Bir de o yıllarda buzdolabımız yoktu. Apartmanda sadece bir dairede vardı buzdolabı ve o dairenin çocuğu oyun oynamak için dışarı çıktığında avucunda kalıptan çıkmış küçük buz parçaları olurdu. Onlarda avucuma koyar, buz sıcacık avucumda yavaş yavaş erir bir su damlası olurdu sonunda. Avucumda eriyen buz parçası şiirdi, hiç unutmadım.
Kiremit parçaları vardı sonra, inşaat artıkları. Tebeşirimiz yoktu. Bu kiremit parçalarıyla kırmızı çizgiler çizerdik sokaklara. Bu çizgiler şiirdi.
Bodrum katında oturuyorduk. Yağmur yağarken bodrum katlarının loca değeri vardı benim için. Yarım camlarımızdan yere düşen damlaların çıkarttığı su kabarcıkları görünürdü. En güzel bizim evimizden görünürdü. Şiirdi bu baloncuklar.
Büyümekle çocukluk bitmiyordu. Okula başladığımız yıllarda yeni bir eve taşınmıştık. Bu kez üçüncü kattaydı evimiz. Bir yokuşun kenarındaydı. Tornet dediğimiz rulmandan tekerlekleri olan arabalar yapardık. Yokuştan pürüzlü sesler çıkartarak kayardık. Şiirdi o da.
Çocukluktan ilk-gençlik dönemine geçersek tam da sosyalleşmenin başladığı bu ilk gençlik döneminde nelere önem verirdi Genç Ural, neyi severdi, çapkın mıydı mesela, yaramazlıkları var mıydı, defterleri, şiirleri, yazarları… Kim gibi olmak istiyordu? Hani Pavese “Bir delikanlı ne kadar kendi adına düşünmek isterse istesin, kendisini her zaman çevresindeki dünyadan alınmış soyut bir örneğe uydurmaya çalışır.”der ya, sizin örneğiniz kimdi? Sizin ilk gençlik yolculuğunuzda kimler vardı?
İlkokulda öğretmenim karneme, “Bilgisi ve umumi bilgisi ile sınıfa bir kaynak değerindedir, fakat yazısını düzeltmesi şarttır,” yazmıştı. Ben okuyan, çevresiyle ve dünyayla ilgilenen bir çocuktum. El yazısı çirkin olan bir çocuk. Mucitlerin ve kaşiflerin hayatlarını okur, onlar gibi icat yapabilmek, keşfedebilmek isterdim. Hiçbir şey icat edemesem de bir şey keşfettim sonunda: Şiir. İlkokul üçüncü sınıfta ilk mısralarımı yazdım. Sonra ilk gençlik kapımı çaldı. O vakitler sevgisini açıklayamazdı gençler, uzaktan uzağa sever, kalplerinin gürültüsünü yalnız kendileri duyardı. Benim de duymuşluğum vardı o sesi. Fakat çapkınlık değildi bu. Yaramazlık olarak en fazla sigara içmişliğim vardır. Bir iki defa okula gitmek yerine bir sonbahar parkında oturuşum. Lise yıllarım çalkantılı geçti. Şehirlerin, sokakların, okulların, arkadaşların bölündüğü, kaşların çatıldığı yıllardı. O yıllarda dahi insanlığımı korumaya çalıştım. Farklı düşüncelerde oldukları için vazgeçmedim arkadaşlarımdan.
Peki üniversitede, nelerle yüzleştiniz, sizin için ne anlama geliyor bu dönem? İç ve dış yolculuğunuz için hangi adımları takip ettiniz ve öyle bir şansınız olsaydı, o günlerinize dönmek ister miydiniz?
Üniversiteyi Arabistan’da okudum. Kaderin açtığı bir yoldu. “Çölde ne işim var derken” yedi senemi geçirdim sahrada. Hesabımda olmayan bir yolculuktu. Elifi görse mertek sanan bir genç adam üniversiteyi Riyad’ta okuyacaktı. Edebiyat ve ilahiyat eğitimi aldım orada. Klimaların soğuttuğu odalarda battaniyeme sarınarak uyudum. Yaz aylarında ülkeme geliyor bir bavul edebi eserle geri dönüyordum çöle. Yalnız Arapça öğrenmedim orada Türkçemi de güzelleştirdim. Yalnız yeni insanlar tanımadım, kendimle de tanıştım orada. Cep telefonları yoktu. Mektuplar ayda bir gelirdi. Kum fırtınası çıktığında kirli sarı bir sis dalgalanırdı caddelerde. Tekrar o günlere dönmek ister miydim? Hiçbir zaman parçası ikinci kez yaşanamaz. Gerçeklik bakımından değil yalnız, içerik ve hisler bakımından da.
Yazarlığınızın ilk yolculuk bölümlerinde karşılaştığınız hayal kırıklarında ne yaptınız? Yeniden adım atmanızı ne sağladı? Genç yazar neler yaşadı ve günümüz genç yazarlarına neler söyleyebilir?
Hayal kırıklığı beklentiyle alakalı bir şeydir. Ben çocukluktan beri yazar olmak istediysem de bunu gerçekleştirme yolunda asla hırsa kapılmadım. Yazı ve şiirlerimi babamın ve kardeşlerimin beğenmesi bana yetiyordu. Yani yazdıklarımla toplumda bir yerim olsun istemedim. İyi metinler yazmanın verdiği doyumu hiçbir başarıda bulamadım. Aslında sadece yazmayla ilgili değildi bu halim. Sahiplik duygusu zayıftır bende. Hayal meyal yaşarım hayatı. Suya düşmüş bir yaprak gibi yaparım yolculuğumu. Babam “Azminin her kırılışında güttüğün gayeyi düşün,” diyordu bir kitabında. Ben azmimin kırıldığı bir ânı hatırlamıyorum. Büyük düşler kurmasam da büyük armağanlar aldım yüce Allah’tan. Büyük bir kütüphanem oldu. Okudum, düşündüm ve yazdım. İnsanlara yararlı olmaya çalıştım. Seviyordum çünkü onları. Onlar da bu sevgiyi karşılıksız bırakmadılar.
Günümüz genç yazarlarına, “Sakın şov yapmayın,” diyorum, “edebiyat bir sirk değildir. Yürüdüğünüz ipin altına gerilmiş bir ağ yok.”, “Samimi olmadığınız tek bir cümleniz bulunmasın.”
Size göre bir yazarda olması gereken nedir, bir kalem ve kağıt mı, bir oda ve biraz para mı, ya da bambaşka bir şey mi?
Bir yazarda olması gereken tek şey “istek”tir. Yazma isteği. İsteğin dereceleri var elbette. İstek aşk olduğunda mürekkep kaynar.
Rüyalar, hakiki âlemin kapıları, ölümün kardeşi, onunla aynı kapıya açılan bir âlemin göstergeleri. Peki sizin için rüya ne anlama geliyor? Etkileniyor musunuz rüyalarınızdan, onlara anlam yüklüyor ve bunun hayatınıza etkisi oluyor mu? Ve eğer mahreme girmeyeceksek, sizi en çok etkileyen rüya? Örtük de olsa anlatabilir misiniz?
Çok fazla rüya görmem. Belki de hatırlamıyorum gördüğüm rüyaları.“Yazar gündüz düşü gören adamdır,” demiş Chesterton. Bir rüya gibi yaşıyorum hayatı desem, abartmış olmam. Annem hâlâ bu yüzden karşıdan karşıya geçerken dikkatli ol, diye tembih etmeye devam edip, “Leyla’sın sen der.” Leyla olmak yazarlar için iyi bir şeydir. Şiirin içinde yaşayan birinin şiir yazmasında ne var!
Sevgi mi, aşk mı? Hangisini tercih ederseniz, neden?
Kader bize tercihimizi sormaz bu konuda siz de sormayın.
Bu sorunun herkesçe cevabı ve altındaki anlamı farklı. Hangisini seçerseniz nedenini de söylemek zorundasınız çünkü sadece bir damak tercihinden değil aynı zamanda insana bakışınızla ilgili de bir tercihi içeriyor cevabınız. Çay mı kahve mi?
Tabii ki çay. İçinde küçük bir dilim limonun yüzdüğü demli çay. Çünkü damarlarımda dolaşan çaydır. Cam bardakta buğulanan yaşama sevinci. Çaydanlıkla cezveyi yan yana koyun, hangisi güzel? Kırmızıyla kahverengiyi yan yana koyun hangisi büyülü? Taze nane yaprağı da koyabilirim sabahları içine. Kahveye asla yakışmaz. Sabah bir içecek olsa çay olurdu, kahve değil.
Nedir yalnızlık?
Kelimelerinizi paylaşamamak.
İkinci el kitaplar ve sahaflar, sizde ne anlama geliyorlar?
Sahaflar keşfedilmemiş kıtalardır, içleri müşteriyle dolu olsa da. Müşteriler keşfedemez çünkü. İkinci el kitaplar baştan aşağı hüzün.
Siz yazarlık dışında, genel yayın yönetmenliğini de yapan bir kişisiniz. Doğal olarak tüm bu yoğunluğun, değişimin içinde belki de en çok değişmek zorunda kalan insanlardansınız. Peki bu değişimler, okurlarınız tarafından nasıl karşılanıyor? Siz mi okurunuzu seçtiniz, onlar mı sizi? Okurun etkisi ne üzerinizde, diyelim ki bir yazıyı yazarken okurum burada beni yanlış anlar kaygısıyla yazmaktan vazgeçtiğiniz şeyler oluyor mu ve bunun olumsuz etkisini hissediyor musunuz? Yazmak istemek ama yazamamak…
İnsan kolayca değişen bir varlık değildir. Kaptan kaba aktarılsa da su sudur. Okur yazar ilişkisini de bir kader olarak görürüm ben. Ömründe bir kez dahi görmediği bir yazarın kitabıyla göz göze gelir bir gün okur. Arka kapağı bir davetiyedir. Kabul ederse kapağını açar. Etmezse bırakır rafa. Kitaplarla ayrılık da yaşayabilir okur, vuslat da. Bunları ne yazar planlamıştır, ne okur. Kitap, yazıldıktan sonra ayrı bir şahsiyet olarak hayata karışır. Ben okur ne der diye ne bir cümle yazdım, ne bir cümle sildim. Bu okuru küçümsediğimden değil, değer verdiğimdendi.
Okurlarınızdan bir yazar olarak beklentiniz yok mu?
Kitaplarımı hızla okuyup geçmesinler mümkünse. Ben onları hızlı yazmadım. Hakkını versinler cümlelerin. Ben onların hakkını verdim.
Ali Ural neden yazıyor? Yazmasa ne yapardı?
Yazmak yazılmıştı ona. Yazmasa deli olmazdı. Deliler gibi yazıyor.
Bu çağ bize neler söylüyor?
Duyamıyorum.
Tanrı size bir yüz vermiş, siz kendinize bir tane daha yapıyorsunuz diyor Hamlet, Ophelia’ya. Tüm yüzlerden soyunduğunuzda, maskeleri çıkardığınızda kim’le karşılaşıyorsunuz?
Bunu yapmak portakal soymak kadar kolay değil. Sonucu bildiremiyorum bu yüzden.
Ali Ural’ın okurlarına son cümleleri ne olacak bu söyleşide?
Ben buradayım sevgili okurum sen de buradasın.
(2-4-2017 Bir lise dergisi için okulun edebiyat öğretmeni tarafından yapıldı.)