Ali Ural’ın Öykü Grameri – Abdullah Harmancı


Ali Ural’ın 1998’de Körün Parmak Uçları adlı şiir kitabıyla başlayıp 2022’de Kâğıda Sarılı Rüzgâr adlı şiir kitabıyla devam eden yazı emeği, “kale içi, kale, dış surlar” metaforuyla anlaşılabilir. Kale içini şiirler oluşturur. Kalede öyküler, şehrin çeperini oluşturan dış çerçevede ise denemeler vardır. Ural’ın dünyasında, şiirin bütün diğer türlerin kaynağını teşkil ettiğini, denemenin ise bu kaynaktan dış dünyaya salındığını söyleyebiliriz. Şiirler içe doğru, denemeler dışa doğru. Şiirler kapatarak, denemeler açarak… Peki bu durumda öykülere ne denecek? Bence öykülerini denemeleriyle şiirleri arasında, denemelerinden ziyade şiirlerine yakın diye formüle edebiliriz. Öyküleri dışa doğru değil içe doğru, açıcı değil kapatıcı bir rol üstlenir. Gene de zaman zaman bu ayrımı boşa çıkartacak metinlere rastlanabilir. Yirmi dört senede yirmi kitap yayımlayan yazar, bunlardan dördünü şiire, ikisini öyküye, diğerlerini ise denemeye ayırır. Bir de çeviri eserinin olduğunu kaydedelim.
2000 tarihli Yangın Merdiveni ile 2011 tarihli Fener Bekçisinin Rüyaları Ural’ın öykü türündeki eserleridir. Daha önce yazdığım bir yazıda Yangın Merdiveni ile ilgili olarak şunları söylemiştim: “ ‘Basamakları inerken/Bütün sonlara hazır olun!’ satırlarıyla başlayan bir öykü kitabı, bu cümlelerle hem kendi kendini ifşa etmiş hem de bir iddiada bulunmuş oluyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde bu ifşanın kitaba bir zarar vermediğini ve bu iddianın hiç de yersiz olmadığını görüyorsunuz. Belli ki yazar bir etkileyici son bulunca sarılıyor kaleme ve satırlar boyunca o ‘son’un hatırına koşturuluyor. Bulunan ‘son’ genellikle bizleri ikna ediyor. Elbette her öykü için ve her öykücü için böylesi bir gerilimden ve bu gerilimin gerekliliğinden söz edemeyiz. Zira satırlar ilerledikçe okurunu ele geçiren ve biterken bir numara göstermeden biten öyküler de vardır. Yangın Merdiveni’ndeki en başarılı hikâye olan ‘Pencere’ bu ikinci gruba giriyor sözgelimi. Vereceğini adım adım, yavaş yavaş veriyor, metnin sonuna geldiğiniz zaman ayrıca bir beklenti içerisinde olmuyorsunuz. Kâbus… Kitaptaki pek çok hikâyenin yapısını çözebilmek için bu kelimeye ihtiyacımız var. Yazar gerilimli bir atmosfer oluşturuyor ve bu gerilimi oluştururken de çıkmazlar, açmazlar içinde kıvranan insanlar çıkarıyor karşımıza. ‘Biletsiz Yolcu’, tam da anlatmaya çalıştığımız gibi bir öykü. Trene biletsiz binmiş bir yolcu. Kondüktöre ne cevap vereceğinin gerilimini yaşıyor. Buraya kadar anormal bir durum yok. Fazla fazla, bir tatsızlık çıkacak. Diye düşünüyorsunuz ama olay olağan dışı bir biçimde korkutucu bir hâl alıveriyor. Gece vakti acil bir durum için ilaç aramaya çıkan adamın anlatıldığı ‘Nöbetçi Eczane’ hikâyesinde de böylesi bir kâbus atmosferinden yararlanılıyor. Yazar genellikle bir acıyı dillendirmek, modern hayatın açmazlarını gözler önüne sermek yahut gayriinsani bir duruma işaret etmek için… yazıyor, demeyeyim de, hikâyesini zedelemeden bu saydıklarımı anlatmayı başarıyor. Hayatı boyunca boğaları binlerce insanın gözü önünde öldüren ünlü matadorun sonu da o boğalara benziyor sözgelimi. ‘Protokol’de yaşamını perdelerin arkasında ‘halk’ bakışlarından uzakta geçiren bir ‘büyüğün’ hazin sonu var. Ali Ural, kötülerden intikam alıyor. ‘Mezuniyet Törenleri’nde gözyaşı döken insanlar için üzülüyor. Ancak bütün metinler için böylesi bir belirlemeyi yapmak, yani bütün metinlerin bu kabil göndermeler taşıdığını söylemek mümkün değil.”
Ali Ural öykücülüğünün ön plana çıkan özelliklerinden birisi, okura bir eğlenme duygusu hediye etmesi. Bunu zaman zaman fantastik diyebileceğimiz bir gerçeküstücülükle, zaman zaman da absürt diyebileceğimiz yaklaşımlarla başarıyor. Yazarın etkileyici sonları sevdiği, okuru bir sürprize hazırladığı, bütün metin inşasını bir “finale doğru” kurguladığı görülüyor. Bunun dışında, o da Tanpınar gibi, bir rüya iklimini metinlerinde yeniden var etmeye çalışıyor. Bir rüya hâlinin sersemliğini veya şaşkınlığını yaşıyorsunuz metinlerin içinde.
Düşüncelerimizin daha iyi anlaşılabilmesi için, yazarın 2000’de yayımlanan Yangın Merdiveni ile 2011’de yayımlanan Fener Bekçisinin Rüyaları adlı iki öykü kitabı arasında bir mukayese yapmak gerekebilir. İlk öykü kitabında, öykü anlatımında ısrarcı olan, daha uzun metinler yazan Ural’ın ikinci kitabında deneme türüne yaklaştığını söylememiz gerekir. Seneler boyunca denemeler yazan Ural, ikinci kitabında öykülerini denemelerine daha çok yaklaştırmayı seçmiş gibidir. Metinler kısalmış ve bir olaya odaklanmak yerine bazı anekdotları sıralamayı tercih etmiştir.
Ural, her iki öykü kitabında da “hayali”, gerçeküstü, hatta zamansız olana yakındır. Zamansız, derken, gene de ihtiyatlı olmak gerekir. Modern dünya sıkı bir biçimde eleştirilir her iki kitapta da. Özellikle Fener Bekçisinin Rüyaları, yazarı denemelerindeki ironik, acı, derinden derine “dokunduran” bir eleştiri noktasına çeker. Kitaptaki “Müşteri” öyküsünü ele alalım. Anlatıcımız, dünyada sadece müşteri olduğunu fark etmiştir. Gerçekten ihtiyaç olan şeylerle aslında ihtiyaç olmayan şeyler arasında bir ayrım yapmakta ve bu ayrımı belirsizleştiren dünyaya ironik ve acı bir bakış yöneltmektedir. “Dik Dur” öyküsü de yazarın düşüncelerini öne aldığı, dünyada durduğu noktayı vurguladığı bir öyküdür. Bütün “zamansız”lığına rağmen, yazar, zaman zaman dünyanın bir noktasına ve bir zaman dilimine atıflar yapar. Buna rağmen, Ural’ın deneme, öykü ve şiir atmosferi yoğunluklu olarak gerçeküstücülükten çokça yararlanır.
Ural, egzotiktir bir bakıma. Bilmediğimiz dünyalar, hatta bilinemeyecek dünyalara açar okurun dünyasını. Öyküleri çekici ve eğlenceli kılan budur. Bu çekiciliğin ve eğlenceliliğin biraz da yazardaki absürt duygusuna borçlu olduğunu belirtmek gerekir. Fener Bekçisinin Rüyaları’ndaki son öykü “Ölü”, ölmüş birinin cenaze merasimi sırasındaki düşüncelerini içerir. Kendisi dışındaki herkesin öldüğünü, kendisinin ise bu tahta tabutta ölümün kıyısından döndüğünü düşünür anlatıcımız. Belki de ölüm sonrası hayatın gerçekliğine bir işarettir bu cümleler. Ama bu tür absürt yaklaşım biçimleri, Ural’ın öykülerini, denemelerini sarıp sarmalar.
Ural, öykülerinde, 28 Şubat zulmüne gönderme yapacak kadar politik ama sürekli şiirsel, aykırı imgelerini deneme, şiir ve öykülerinde sergileyecek kadar da hayali – zaman dışı olmasını başarır. İşin tuhafı, geliştirdiği estetikte bunu bir ikilik olarak algılamazsınız. Fener bekçisinin gördüğü rüyaların içerisinde, bir yazarın imza günü anılarına veya amatör yazar adaylarıyla sohbetlerine rastlanabilir. Yazı masasında kıvrılıp kalmış ve onun yazdıklarını gözetleyen kedisine veya imza gününde tuhaf isteklerde bulunan bir okura da bu rüyaların derinliklerinde tesadüf edilir.
Ural, kitaplarını bir konsept etrafında kurar, kurgular. Belli bir yürüyüş yolu bulur kendine. Bir konunun veya konular ağının içinde gezeler. Bir çemberi tamamlamaya çalışır. Onu dergilerden takip eden bir okur, esasında onun bir kitabını sayı sayı örmekte, oluşturmakta olduğunu fark eder. Bir kitaba doğru gidilmektedir. İlginç olan, bu “konsept” çalışma biçiminin okuyucuda bir “yapılma” hissi bırakmamasıdır. Duygusallığı hep korur ama asla taşırmaz. Yazarın konsept içerisinde kalarak çalışma isteği, biraz da periyodiklerle çalışmasının sonucudur.
Ali Ural, yazı hayatına girdiği günden beri, hem poetik anlamıyla hem yazı ve yayım faaliyeti anlamıyla hep aynı yerde durmuş, başından beri ne yapmak istediğini bilmiştir. Ancak geliştirdiği estetiğin giderek koyulaştığı, karmaşıklaştığı, derinleştiği bir gerçektir. Yazarlar, daha önce ürettikleri metinlere bakarak, onları sorgulayarak, onları aşmaya çalışırlar. Kendi yapıp ettiklerine bakmayan, onlarla hâlleşmeyen, onları sorgulamayan yazar, kendi estetiğini yineler. Veyahut kendi çizgisinin dışına çıkar. Hem aynı bahçede kalmak hem de daha güzel ve farklı meyveler vermek, bir estetiği tarihe mal edecek sanatçı ağırbaşlılığının sonucudur. Aksi hâlde ya tekrara düşmekle veyahut da kendi çizgimizi ihlal edecek hamleler yapmakla eleştiriliriz.

Abdullah Harmancı

Yitiksöz Yıl: 3, Sayı: 13 Ekim-Kasım 2022