İzninizle ilk soruma bir röportajınızdan süzdüğüm şu şiirsel ifadenizle başlamak isterim: “Farklı türlerin elbiselerini giyseler de şiirden başka bir şey yazmadım. Şiir atından hiç inmedim.” Şairin şiir dışında yazdıkları da şiire dahil midir?
Şiir bir kere kana karışmaya görsün hayatın her alanına nüfuz ediyor. Kral Midas’ın dokunduğu her şeyi altına çevirmesi gibi değil hayır. Midas’ta hayat hırsı vardı şairde hayat hassasiyeti var. Bu yüzden hayat hikayesi de yazdığı hikayeler de şiirle kaplanıyor. Denemelere gelince onlar bir iç konuşmadır zaten. Kendi kendine konuşana denemeci derler. Öte yandan her kap içindekini dışına sızdırır, denmiştir. Kazanda hep şiir kaynadığından içine ne düşse nasibini alıyor şiirden.
İlkin Merdiven Sanat peşinden Merdiven Şiir ve şimdilerde Karabatak dergisiyle edebiyat dünyamıza önemli katkılar sağladınız ve sağlamaya da devam ediyorsunuz. Bir yandan da Şule Yayınları çatısı altında yayıncılık faaliyetlerinizi sürdürüyorsunuz. Şule’nin yayın politikasına baktığımda oranın okul kimliğinin çok öne çıktığını görüyorum. Bu bağlamda şair Ali Ural’ın yayıncılığa bakış açısını öğrenmek isterim.
Yayımcılık büyük vebal. Neşrettiğiniz her kitap bir yer işgal ediyor dünyada. Yazarın sorumluluğudur deyip geçemeyiz. Kitabı yaydığımız için en az yazar kadar mesulüz metinden. Bine yakın kitap yayımladık Şule Yayınları’nda. Kriterimiz hiçbir zaman satış olmadı. Bu kitap ruh ve düşünce dünyamıza ne katar diye düşündük. Şule bir okul olmuşsa bu bilinçle çalıştığımız için olmuştur. Nice şair ve yazar bu ocakta yetişmiş, ilk kitapları burada çıkmıştır. Şükrünü eda edemeyiz bu güzelliğin.
Şiir, öykü, deneme gibi birçok türde eser üreten verimli ve usta bir şairin düz yazıya yaklaşımını öğrenmek isterim; zira düzyazısı olmayan bir şair yok gibi.
Ben düzyazısı iyi olmayan şairin şiirinden de şüphe ederim. Zira bütün iyi şairlerin düzyazıları da iyidir. Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Rainer Maria Rilke ve Edgar Allan Poe’yu bu bağlamda hatırlayabiliriz. Şiir bazen savruk görünümüyle ya da ses ve buluş hileleriyle hatalarını gizleyebilir mısraların. Şairin dil üzerindeki tasarruf hakkı gibi algılanabilir bu durum. Düzyazı şairin metne hakimiyetini gösteren bir mihenk taşıdır. Her şair bir şekilde nesir meydanına çıkmak, şiirinin gücünü nesrinde de göstermek zorundadır. Şiiri şiirse rüzgârını nesrine de katması beklenir.
Yeni kitabınız “Şairin Şairleri” Şule yayınlarından tazecik çıktı. Bu kitapta bizlere yirmi yedi kıymetli şairin portresini sunuyorsunuz. Şairin Şairleri için şairin kendinden öncekilere duyduğu bir vefa borcu da diyebilir miyiz? Zira ben, okurken bu duyguyu çok hissettim.
Evet bir vefa borcu olarak yazıldı “Şairin Şairleri”. Her şair kendisinden önceki hatta aynı çağdaki şairlere borçludur çünkü. Borcu yok saymak mesuliyeti ortadan kaldırmaz. Her şair yalnız özgün taraflarıyla değil geleneğin bütün şairlere armağan ettiği ortak değerlerle inşa eder edebi varlığını. Dahası her şiir ancak başka şiirlerle yan yana geldiğinde zengin bir anlam alanı oluşturabilir. Harold Bloom’un bir şiirin anlamının yalnızca başka bir şiir olduğunu ileri sürmesi son derece dikkate değerdir. Demek ki Tarancı’yı anlamak için Ziya Osman Saba’ya, Cemal Süreya’yı anlamak için Sezai Karakoç’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anlamak için Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’e ihtiyacımız var. “Anlamak” kelimesini sezmek ve nüfuz etmek anlamında kullanıyorum. Yoksa bana göre şiiri anlamak suçtur.
Şairin Şairleri’ndeki sıralamayı çok merak ettim doğrusu. Alfabetik değil mesela, kronolojik de değil. Ahmet Haşim’le başlayan biyografiler İsmet Özel’le son buluyor.
Ölüm tarihlerine göre bir sıralama var “Şairin Şairleri”nde. Dünyadan ilk ayrılan, şiir sahnesine ilk çıksın istedim. Sözünü söyleyip yerini kendisinden sonrakilere bıraksın. Bu tercih geleneğin önemine bir işaret olarak da yorumlanabilir. Kitaptaki yirmi yedi şairden bir tek İsmet Özel hayatta. Allah hayırlı ve bereketli ömürler versin. Yaşayan en büyük Türk şairi “Şairin Şairleri”nde yerini almasa büyük bir eksiklik olurdu. Kitabın adı zaten şairlerin hangi kritere göre seçildiğini ortaya koyuyor. Onlar benim şairlerim!
Yeri gelmişken Güneşimin Önünden Çekil ve Şairin Şairleri portre türünde yazılar içermesine rağmen kitapların deneme dizisinde yayımlandığını görüyoruz. Bu tercihinizin sebebini öğrenebilir miyim?
Öznel bir bakışla kaleme alınmaları halinde birçok edebi metin deneme olarak kabul ediliyor. Portre ve gezi yazıları da buna dahildir. Öte yandan “Şairin Şairleri”ndeki metinler alışılagelmiş portre ya da biyografi yazıları değil. Kronolojik değil kurgusal bir bilgi aktarımı söz konusu. Deneme türünün özelliklerini taşımakla birlikte müellifin şahsına münhasır bir üslubu ihtiva ediyor. Şiirle öykü arasında salınan bir sarkacın istikamet verdiği tablolar bunlar.
Cahit Zarifoğlu biyografisinde “Zarifoğlu’nu hiç görmedim. Fakat gördüğüm insanlardan daha derin izler bıraktı hafızamda. Görülmeyen ama yakinen bilinen her şey gibi kendi fırçamla boyadım onu.” diyorsunuz. Aslında bu söyledikleriniz diğer şairler içinde geçerli sanırım. Böylesi güçlü bir bağ yalnız okumakla kurulabilir mi?
Okumak empati yapmanın, hayal etmenin ve yazmanın yüksek bir şeklidir. Okurken eseri yeniden kurgularız biz. Kahramanları kendi fırçamızla bir daha boyarız. Yazarın yalnız yazdıkları arasında değildir kahramanlarımız, yazar da bizzat bir kahramandır bizim için. Okurun yazarların hayatlarına duyduğu ilgi biraz da hayal ettiğini tanıma arzusundan doğar. Cahit Zarifoğlu’yla yüz yüze görüşme yapsaydım belki de mektubunun çizdiği portreden mahrum olacaktım. Yine de çok isterdim onunla Mavera’da bir çay içmeyi.
Uzun yıllardır farklı şehir ve topluluklarda Yazarlık Atölyeleri yapıyorsunuz. Bu vesile ile birçok dostumuzu yetiştirdiniz ve edebiyata yeni yazarlar ve şairler kattınız. Şule yayınları vasıtası ile okuma imkânımız da oluyor. Geçmişten bugüne baktığınız zaman özellikle genç yazarlarımızın edebiyat dünyasındaki yeri hakkında neler söylersiniz?
Çırak “çerağ”dan gelir. Meşaledir, mumdur ya da ışık veren bir başka varlık. Usta ruh ve maharet dünyasıyla yaktığı bu ışığın üzerine bir ömür titreyerek büyütür. Bunu yaparken “çerağ”ın cevherine müdahale etmez. Kendine veya bir başkasına benzetmeye çalışmaz. Mecrasında marifet kazandırır ona. Gün geçmiyor ki Türk edebiyatının berrak göğünde yeni bir çerağ ışıldamamış olsun. Bu çerağlar zamanı geldiğinde birer yıldıza dönüşerek ışıklarını yeryüzüne gönderecektir. Gökyüzü yeterince geniştir, her özge yıldıza yer vardır orada. Gelenek usta çırak ekseninde bir sürekliliği salık veriyor bize. Zâtî Bâkî’yi, Necati Bey Şevkî’yi, Yahya Kemal Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Nazım Hikmet Orhan Kemal’i, Peyami Safa Sevim Burak’ı armağan etti Türk edebiyatına. Otuz yıldır bu geleneğin devam etmesi için çaba gösteriyorum. Şimdiye kadar yüzlerce şair ve yazar yetişti edebiyat ocağımızda. Allah yollarını açık etsin. Kalemlerini vatan, vatanlarını kalem bilsinler.
Yangın Merdiveni ve Fener Bekçisinin Rüyaları’nı okurken büyülenmiştim adeta. Yoğun imgesel dil -şiirsel mi demeliyim- hayli yormuştu beni. Sizin metinleriniz de şiiriniz gibi kurgudan ziyade bir damıtılmış hissi veriyor. Bu yazma sürecini bize anlatır mısınız?
Son olarak yazmaya yeni başlayan dostların kulaklarına işaret taşı kabilinden birkaç sır fısıldar mısınız kıymetli hocam?
Şair gözü varlıkları akışkan hale getiriyor, yani hareket kazandırıyor. Dali’nin “Belleğin Azmi” tablosundaki akan saatler gibi her şey yeni bir şekil ve anlama evriliyor. Yunus, sarı çiçeğe “Neden rengin sarıdır?” diye sorduğunda çiçeğin yeni bir form ve anlam kazanarak bir varoluş aynasına dönüştüğünü görüyoruz. Sezai Karakoç’un “Ping-pong Masası” ne kadar ping-pong masasıdır? “Ping-pong masası varla yok arası” diyor şair. “Ha Sezai ha ping-pong masası” mısraı eşyanın insan kisvesiyle tercümanlığıdır. Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiirini de biraz açıklıyor sanırım Sezai Karakoç’un “Ping- pong Masası”. O da kendi masasını anlatırken kendini anlatmaktan başka bir şey yapmıyor. Masaya yaşama sevinci içinde anahtarlarını, çiçeklerini, sütünü ve yumurtasını koyuyor. Fakat iş burada bitmiyor. Pencereden gelen ışığı, bisiklet sesini, çıkrık sesini, ekmeğin havanın yumuşaklığını koyuyor. Bununla da yetinmiyor aklında olup bitenleri, hayatta yapmak istediklerini, sevdiklerini sevmediklerini, uykusunu uyanıklığını, tokluğunu açlığını da koyuyor masaya. “Masa da masaymış ha!” diye bitirirken şiiri “Edip de Edip’miş ha!” demiş oluyor aslında. “Damıtma” dediğiniz şey tam olarak budur. Bunun için yüksek hararet gerekiyor: Yani aşk. Yeni bir şekil ve öz bu ayrıştırmanın akabinde gerçekleşecektir. Kurgu elbette var fakat bedenin içindeki iskelet gibi. Yazmak biraz da örtmektir çünkü.
Yazmak isteyen gençlere marifet anahtarlarını kırk ayda vermeye çalışıyorum. Yine de sizi kırmayıp üç anahtar vereyim. 1-Aklınıza gelen ilk şeyi yazmayın. İhtimaller arasında bir süre düşünüp şiirin ve öykünün nirengi noktasını tespit etmeye çalışın. 2- Hayattan bir kesiti aynen yazmak sanat değildir. Kurgulanmayan hayat bir edebi metne dönüşmez. 3- Özgün olabilmek için Türk ve dünya edebiyatının şaheserlerini irdeleyici bir bakışla okumuş olmak gerekir. Şimdiye kadar edebiyat alanında neler yapıldığını bilmek neler yapılabileceğini de sezdirir bize.
Çok teşekkür ederim aziz hocam.
Ben teşekkür ederim emekleriniz için.