HER ÇAĞ ŞAİRDEN KENDİ ŞARKILARINI SÖYLEMESİNİ BEKLER – Röportaj: Eray Sarıçam

İlk edebi ürünlerinizi verdiğiniz yıllardan bugüne hem Türkiye’de hem de dünyada çok şey değişti. Siyasi hayatımızdan teknolojik gelişmelere kadar… Peki şiire başladığınız yıllarda şairlerden ve edebiyatçılardan beklenen neydi bugünden farklı olarak? Böyle bir ortamda Türkiye’yi, dünyayı ve şiiri nasıl algılıyordunuz?

İnsanın tarihiyle şiirin tarihi aynı. İnsan bazı şeyleri ancak şiirle söyleyebiliyor çünkü. Devletşah’ın “Şair Tezkireleri”nde ilk şiir söyleyen kimsenin Hz. Âdem olduğuna dair bir kayıt var. Belki de cennetten mahrum kılınışın acısı ancak şiirle dile getirebilirdi. “Dünya ona zindan oldu,” sözü çok kişi için söylenmiştir. Doğrudur, çünkü Hz. Muhammed(sav) “Dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir,” buyurmuştur. Fakat Hz. Âdem cenneti gördükten sonra dünyaya gönderildi. Zindanın karanlığını artıran bir değişimdi bu. Cennetten sonra dünyaya tahammül etmek kolay değildi. Ebu Ali Miskeveyh’in “Âdâbu’l-Arabî ve’l- Furs” adlı kitabında zikredildiğine göre Hz. Ali Kufe Camii’nde hutbe verirken Şam ahalisinden birisi ilk şiir söyleyenin kim olduğunu sormuş, “Hz. Âdem” cevabını almıştı halifeden. Hz. Ali şiiri dünyaya dönüş dışında aynı zamanda Kabil’in Habil’i öldürmesine bağlayarak şu şiiri okumuştu:

“Memleketler ve memleketler üzerinde yaşayan insanlar değişti.

Yeryüzü çirkin ve küskün bir manzara aldı.

Her şeyin rengi ve lezzeti değişti.

Güler yüzlerden gülme kalktı.

Benim öldürülen ve kabir topraklarıyla örtülen

Oğlum Hâbil’e çok yazık oldu.

Melun düşman bize zulmetti.

O ölmüyor ki biz rahat edelim.”

İlk gençlik yıllarım Dünya şeytanlarının kardeşi kardeşe kırdırdığı zamanlarda geçti. Kabil’in Habil’i öldürdüğü zamanlarda okuyup yazmaya başladım. Okuduğum her gerçek şiir canımı yaktığı gibi yazdığım her mısra bu acıyı katmerlendirdi. Tanık olunan şiir, yazılan şiirden daha yaralayıcıdır. Yazdığım her mısra dünyaya ve ülkeme tanıklığımın izleridir. Şiiri imgesel bir ziynet olarak görmedim hiçbir zaman. İnanmadığım hiçbir şey yazmadım ömrüm boyunca. Oysa her çağ, şairden kendi şarkılarını söylemesini bekler. Şairin şarkısıysa çağla sınırlanmış değildir. Hiçbir gerçek şair “Borazan” olmak istemez orkestrada. Şeyh Galib gibi “Halkın beğenisi felakettir,” diyenler borazan değil ses olmuşlardır Türk şiiri için. Türkiye’nin dünya coğrafyasının, Türk şiirinin dünya şiirinin kalbi olduğuna inanıyorum. Türk şiiri şairin duasıyla evine dönecektir. Bu inançla yazıyorum ve yazacağım nefesim yettikçe.

Şiir hayatla ne kadar sıkı bağlara sahip olsa da son tahlilde şairin zihin dünyasının bir ürünü. Hatta bazen düşsel bir dünya… Peki, yaşamın katı gerçekliğine karşı, şiir yaşadığımız zorlu hayatla başa çıkabilmek için yol gösterici olabilir mi?

İlk aşımız masallarla olur. Hayata tahammül edebilmemiz için yapılan direnç aşılarıdır bunlar. Çocuklar pirelerin tellal, develerin berber olduğu bir âlemde kötülerin cezasını bulduğunu görürler ve bu onların hayata karşı güvensizliklerini bir ölçüde giderir. Korkularına bir nebze şifa olur. Yeryüzündeki bütün dengesizlikler sonunda ilâhî adaletle dengelenecek, zerre miktarı iyilik yapan da zerre miktarı kötülük yapan da bununla yüzleşecektir. Şiirse her şeyin bittiğini düşündüğümüz umutsuzluk anlarında acil bir çıkış kapısı olarak çıkar karşımıza. Kıyamet koparken sıkı sıkıya sarıldığımız hurma fidanıdır o. Hayatla başa çıkmak için bu hurmayı dikmekten başka çaremiz yoktur. İnsan öyle bir dünyada yaşıyor ki acısını dindirecek bir ele ulaşmak şöyle dursun elemini bütün hakikatiyle ortaya koymasına dahi izin verilmiyor. En büyük zulüm zalimin mazlumun ağzını tıkamasıdır canını yakarken. Bir çığlığı ona çok görmesidir. Dahası zalimler mazlumların mazlum olarak görülmesini engelleyebilmek için zalim kıyafetleri giydiriyorlar sanal dünyada. Böylece gerçekten acı çekenler, acı çekiyormuş gibi yapanlarla bir tutuluyor. Hatta acı çektirenlerle. Hakikati ortaya çıkaracak turnusol kâğıdı şiirdir.

Hocam son kitabınız Okçu Duası yakın zamanda yayımlandı. Kitapta İstanbul’un fethinden Çanakkale ve Filistin’e, Yesevi’den Mevlâna’ya kadar çok geniş bir coğrafya söz konusu. Bir Türk panoraması sanki. Buna bir medeniyet tasavvuru diyebilir miyiz?

Eskiden kimliğinizi kaybettiğinizde yeni kimlik kartı çıkarabilmek için gazeteye ilan verme şartı vardı. Şöyle bir şablon cümle yer alırdı o ilanda. “Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür.” Kimliğini kaybetmekle hükümsüz olan bizzat insanın kendisidir. İki yüz yılda kültürel kodları dönüştürüldü Türk insanının, dünyaya hükmederken hükümsüz kılındı. Değişim ağır ağır olduğu ve değişimden doğan sancılar basın ve sanat narkozuyla uyuşturulduğu için durumun vahameti tam olarak hissedilemedi. Mehmet Akif Ersoy, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Kemal Tahir, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan gibi yerli edebiyatçılar eserleriyle kimlik hırsızlığına isyan edip hakikate ayna tutmaya çalışsalar da sel o kadar azgındı ki kaybettikleri kazandıklarından çok oldu. “Türk aydını Türk değildir,” diye haykırsa da Attila İlhan, sele kapılanlar sonunda mankurtlaşmaktan kurtulamadılar. Okçu Duası bu yüzden İstanbul’un fethini, Çanakkale destanını ve Filistin’i hatırlamayı gerektiriyor. Sıçramak isteyen herkes biraz geriye gitmek zorundadır. Kurumuş tulumbaya dökülen bir tas su hükmündedir bu ebedi hatıralar. Kurumuş dudaklar Ahmed Yesevî, Mevlânâ ve Hacı Bayram Veli diyecek ki okçu duası kaynaklar taşırıp Anadolu’ya yeniden can suyu olsun. Kültürümüzün mihenk noktaları seferimizin hareket noktalarıdır. İman ve hikmetin gereğidir hazinelerimizi hatırlamak. Erenlerimiz fatihlerimizdir.

Hocam bundan öncekilerle kıyaslayınca, sizin belki de en “toplumcu” kitabınız diyebiliriz sanırım Okçu Duası’na. Tabii Marksist bir toplumculuk değil. Kökü tamamen biz’de olan bir toplumculuk. Bu biz’in karşısında ise Batı ve Batı’nın kültürü, bilimi, siyaseti var. Yani Okçu Duası’nı bir tür kurtuluş reçetesi olarak da okuyabilir miyiz?

Bizi sanat ve bilim ikonlarıyla aldattılar Eray kardeşim. Ne zaman sömürgeciliği ifşa etmeye kalksak, ne zaman şanlı tarihimizi hatırlayıp elimiz sadağımıza gitse bu kalkanlarla karşıladılar bizi. Bilim denince Einstein’ın uçuş uçuş saçlarını, Edison’un elektrikle aydınlanmış parlak yüzünü gördük. Sanat deyince Picasso’nun ve Dali’nin çözümleyemediğimiz için kendimizi yetersiz hissettiğimiz tabloları çıktı karşımıza. Hiçbirimizin aklına üst üste binmiş yazılar ve görüntüler olabileceği gelmedi bu kimliklerde. “Palimpsest”in anlamına bakmanın tam sırasıydı sözlüklerde. Resmi kazımanın ve altından çıkan resimlerle dehşete düşmenin. Okçu Duası bir kurtuluş reçetesi değilse de kurtuluşun kültürel kimliklerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta olduğunu sezdiren arkeolojik bir krokidir.

Hocam sizin akranlarınız Türk şiirinin en çalışkan kuşaklarındandı. Sizin özelinizde konuşursak dergiler, denemeler ve öykülerle geçen bir ömür. Şimdi de Okçu Duası… Peki neydi sizi bunca heyecanlı, verimli, ısrarlı kılan? En nihayetinde muradınız nedir yazmaktan…

Okçu Duası bir âyet-i kerîmeyle başlıyor: “Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.”(Enfâl,17) Heyecanımız, bereketimiz ve azmimiz varsa O’ndandır. Dünyaya yazdıklarımızla bir gölge bırakmak hepsi. Susmayı ve konuşmayı kayıt altına alıyor yazma. Susmayı ve konuşmayı haddeden geçirerek onu sıradan bir susma ve konuşma olmaktan çıkarıyor. Yazmak sadece saklamanın değil, değerini artırarak saklamanın bir yolu. Kayıt altına alınmayan her kelime yok olmaya mahkumdur. Varlıklara isim koymak Tanrısal bir oluştur. Allah Hz. Adem’e isimleri öğretti. Ad koymayı öğretti insana. İnsan varlıklara ad koyarak kendisiyle yeryüzü arasında bağlar kurarak dünyayı imar etti. Dede Korkut adını hak ettikten sonra isim verdi Dirse Han’ın cesur oğluna. Çünkü diğer çocuklar Boğa’yı görünce kaçarken Dirse Han’ın oğlu onunla mücadele etti ve yendi. Dedem Korkut ona Boğaç Han adını verdi bu yüzden. Türkler adlarını hak etmek için yaşarlar. Yalnız savaş meydanları değil edebiyat, sanat ve bilim meydanları da yeni Boğaç Hanlar bekliyor.


Sabitfikir, Ocak, 2025