Kitapta adı geçen şairler, Türk edebiyatının kalbini oluşturan, temelini atan, harcını karan ve koyduğu tuğlalarla edebiyatımızı adım adım yükselten isimler. Öyle ki her birini yazarın gözüyle yeniden görüyor, hayatlarına dair belki de bugüne kadar hiç duymadığımız şeyler öğreniyor ve hafızalara kazınan mısralarıyla adeta bir şiir şöleni yaşıyoruz.
İyi bir yazar tarafından yazılmış iyi bir kitabı okumanın keyfi başkadır. İyi bir şair tarafından yazılmış iyi bir kitabı okumanın keyfi ise bambaşkadır. Ali Ural’ı ilk olarak “Posta Kutusundaki Mızıka” kitabıyla tanımıştım. “Sevgili Dost” diye başladığı cümlelerin çoğu, uzun yıllar yürüdüğüm yolda aydınlatıcı işaretler olarak içime kazındılar. Ali Ural deyince benim aklıma bilgisini cömertçe paylaşan ve yetenekli gençlerin elinden tutup yol açan bir öğretmen geliyor. O iyi bir şair ve yazar ancak bunları köşesine oturup yapmak yerine hayata katılıyor. Kurduğu yazarlık okulunda yetiştirdiği sayısız gencin yanında, yayıncı olarak da önemli işlere imza atıyor.
Geçtiğimiz Kasım ayında Şule Yayınları’ndan “Şairin Şairleri” adlı kitabı yayımlanan Ural, kitabın arka kapağında da yazdığı gibi tam yirmi yedi şairi ele alıyor ve yirmi yedi kılıcı çıkarıp kınından Türk edebiyatının gölgesine saplıyor. Kitabın adından da anlaşılıyor ki bu şairler aynı zamanda kendisinin de tozunu yuttuğu şairler. Zira her şairin tezgahından geçtiği şairler vardır. Dönüp dönüp okuduğu, eserlerini hatmettiği, mısralarını ezbere bildiği, üslubunun mihengini belirleyen şairlerdir onlar. Kitapta adı geçen şairler, Türk edebiyatının kalbini oluşturan, temelini atan, harcını karan ve koyduğu tuğlalarla edebiyatımızı adım adım yükselten isimler. Öyle ki her birini yazarın gözüyle yeniden görüyor, hayatlarına dair belki de bugüne kadar hiç duymadığımız şeyler öğreniyor ve hafızalara kazınan mısralarıyla adeta bir şiir şöleni yaşıyoruz. Ali Ural, Ahmet Haşim’den Mehmet Akif’e, Cahit Sıtkı’dan Yahya Kemal’e, Tanpınar’dan Nazım Hikmet’e, Necip Fazıl’dan Cahit Zarifoğlu’na ve Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e kadar her biri edebiyatımızın incisi olan şairleri uzun uzun ele alıyor. Şair dili bu ya, kâh gülümsetiyor, kâh hüzünlendiriyor, kâh düşündürüyor. Okurken kendimi bin bir duygu içinde bulduğumu itiraf etmeliyim.
Tarihe Yolculuk
Açılışı Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Ahmet Haşim’le yapıyor yazar. Onun hayattan ayrılmayışına geceyi, melâli, mevsimi, şiiri, aruzu ve toprağı şahit gösteriyor. Sonra başka şairleri kıskanmayan son şairdi dediği Mehmet Akif Ersoy’u anlatıyor. Şahsi üslubunu geliştirmenin, özgün olmanın ve kendi mumunu yakmanın şifresini onun şu sözleriyle hatırlatıyor: “Yazdıklarına şahsiyetinin damgasını vurabiliyor musun? Kimse sana filanın taklitçisi, yahut nazirecisi demiyor mu? İş orada. Bunu yapabilmek için kitapları okumak yetmez. Tabiatı okumayı bilmeli.” Günümüzde edebiyat kamusunun en sık eleştirdiği konulardan biri, şair ve yazarların yeni bir dil geliştiremeyip tekrara düşmeleri. Okumanın sadece kitaplarla olmayacağını hatırlatıyor bize Akif, tabiatı okumak derken aslında tefekkür etmekten bahsediyor.
“Şairin Şairleri”ni okurken biraz da edebiyat tarihi okuyor gibi hissediyoruz. Tanzimat’tan, Garip’ten, İkinci Yeni’den, Diriliş’ten uzanan anıların izlerini sürüyoruz. Şairler arasında gündem olan konulardan, yazışmalardan, birbirlerini itham eden tavırlarından anlıyoruz ki şair hülyalara dalıp şiirler yazan kişi değil aksine dünya meselelerinin tam ortasında durup sükuta ses olandır. Düşünendir şair, meseleyi enine boyuna ele lan, kirli sözlere bulaşmadan kirli olanı anlatmayı başarandır.
Zamanı Aşan Şair
Türk şiirini, şanlı tarihi ve milli ruhu ile yeniden diriltmenin derdinde olan, sanatın tarihle yenileneceğine inanan Yahya Kemal’i de Ural’ın kaleminden okumak bir başka. Cemil Meriç onun için, “Dünün zevkini yaşadığı çağın insanlarına aşılayan bir büyücü” diyordu. Yahya Kemal’in öğrencilerinden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. Uykuyu hayatın içinde farklı bir uyanıklık biçimi olarak değerlendiriyordu Tanpınar. Ural, onun uyku ile olan derin bağlantısını, “Buğulu camın arkasından bakmak uyku ve rüya demekti aynı zamanda. Yalnız şiirlerini değil hikâye ve romanlarını da kuşatacaktı bu atmosfer. Uyku imbiğinde süzüyordu şiirleri Tanpınar. Rüyaya ulaşabilmek için uyku havuzlarına yatırıyordu imgelerini. Uyku bir aynaydı eşyanın yansıdığı üzerine” sözleriyle anlatıyor. Onun zamana olan yaklaşımını ele alarak “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ile Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” arasında kurduğu bağlantı çok anlamlı. “Şiiri Göğsünde Ekip Biçen Şair” başlıklı Ahmet Hamdi Tanpınar bölümü, zevkle okunan bölümlerden biri olmuş. Bu başlık, onun şiir yazdığı halde ömrünün son demine kadar şiir kitabı çıkarmamasına da bir gönderme gibi geldi bana. Şiir gibi yaşayan, şiiri yaşayan, hayatı şiir gibi okuyanların şiir kitabı olsa da olmasa da kıymeti değişmez. Ölümünden önce bir şiir kitabı çıkarmaya ikna olan Tanpınar onlardan biri.
Nazım Hikmet’in milli bakışından, Faruk Nafiz Çamlıbel’in dildeki sürekli değişime olan eleştirilerinden, Ahmet Muhip Dıranas’ın kimlik sorununa çözüm önerisi olarak Türk Akademisi kurulması fikrinden, Necip Fazıl’ın Paris’in kaldırımlarından “Büyük Doğu”ya yolculuğundan bahsediyor yazar. Okurken çoğu yerde kıssadan hisse var; hem biyografi okuyor gibiyiz hem de hayatı kapsayan derin fikirleri.
Şairin fikri şiirden gelir, şiire gider. Turgut Uyar’ın sanatla ilgili kusurluluğa ve yarım kalmışlığa dair düşünceleri beni bam telimden yakalıyor: “Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar.” Kendimize, eksik bırakmak ve hata payı hakkı vermek belki de özgünlüğümüze gidecek olan yoldur.
Ben Hiç Ölü Şair Görmedim
Şairlerin tek şiiriyle anılmasının sözü de açılıyor Edip Cansever’i anlattığı bölümde. “Masa” şiiriyle anılmaktan hayatı boyunca kurtulamamasından Dıranas’a hayıflanırken, o da aynı dertten muzdarip diyor ki, “Ben de ‘Fahriye Abla’ ile anılmaktan çok mu mutluyum sanki!” Bazı büyük şairler içinse durum tam tersi, ki zaten onlar bu yüzden büyükler. Kitabın son iki bölümü Sezai Karakoç ve İsmet Özel’e ayrılıyor. Ali Ural, Karakoç için “Şiirleri çöllerden buğday başakları gibi fışkıran şairin ömrü mü bitti! Ben hiç ölü şair görmedim. Kandan elbiseler giyen bir şair gördüm dipdiriydi” diyor. Öylesine değil hissederek yazılan sözler bunlar zira okurken şairin duygusu bize de geçiyor. “Her Şey İsmet Özel Yaşarken Oldu” diyerek de “Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar” şiirini açtırıyor önümüze ve hâlâ aramızda olan büyük şairle aynı havayı teneffüs etmenin ayrıcalığını hatırlatıyor bize. Onun uzun yaşamına sığdırdığı dört başı mamur şiir yolculuğunu birkaç sayfayla özetlemeye çalışıyor. Son sayfayı kapattığımızda “Amentü” şairinin kıymetini yeteri kadar biliyor muyuz sorusuyla baş başa kalıyoruz.
Şairin Şairleri
A. Ali Ural
Şule Yayınları
364 Sayfa
Kasım 2023