ALİ URAL’IN ŞAİRLERİ – Mustafa Özçelik

Benden önceki söz sahiplerinin önünde eğildiğimi ancak onların portrelerini yazarak gösterebilirdim.”

Ali URAL

Şair Ali Ural, 2023 yılı sonlarında Şairin Şiirleri adındaki bir portre kitabıyla okuyucularıyla buluştu. Bir şairin sevdiği, önem verdiği şairlerle ilgili yazdığı bir kitap her bakımdan değerli ve ilgi çekici olmayı hak eder. Çünkü böylesi kitapla hem o şairin sevdiği, değerli bulduğu isimleri öğreniriz hem de kendi şirine dair yeni bakış açılarına sahip olabiliriz. Bu yüzden bu kitabın Ali Ural’ın geçen 2022’de çıkan Kana Karışan adlı toplu şiirler kitabıyla birlikte okunmasının gerekli olduğunu daha sözün başında belirtmek isterim.

Neden portre?

Cevap aramamız gereken ilk soru şudur? Neden portre? Kendisi bu soruya şöyle bir cevap veriyor: “Neden portre? Kendinden önceki söz sahiplerini selamlamadan, onların bizi izlediğinin farkında olmadan hüner gösterme peşine düşmede bir haksızlık var gibi gelir bana. Yazıyorsak bizden evvel yazanlar olduğu içindir. Ustasını öldürdükten sonra değil, ustasını ihya ettikten sonra usta olacağına inanırım her çırağın. Benden önceki söz sahiplerinin önünde eğildiğimi ancak onların portrelerini yazarak gösterebilirdim.”

Bu ifadelerden anladığımız şu oluyor: Şiir hayatımız, bir bütün olarak görülmeli/ değerlendirilmeli ve her şair, bir zincirin halkaları olarak düşünülmelidir. Siyasi, ideolojik görüşle şairler arasında kıymet ayrımı yapmak sağlıklı bir yaklaşım değildir. Yine hiçbir şairin tarihi kendisiyle başlamaz. Kendisinden önce gelenler vardır yine kendisinden sonra da gelenler olacaktır. Öyleyse Türk şiirine şair ve şiir bağlamında bütünlüklü bir bakış açısıyla bakmalıyız.  İşte Ali Ural, bunu dikkate alan bir şair olarak edebiyatımıza değer katan bütün isimlerle bir aidiyet içinde olduğunu bir söz borcu olarak açık açık söylüyor. Toplu şiirlerdeki poetik metninde de “Hiçbir şair ve yazar soluk alıp verdiği çağda kendisinden önceki metinlerin muhtevasıyla-kısmen olsun- örtüşmeyen bir cümle kuramadı” derken de bu duruma işaret ediyor.

Bu durumun somut göstergesini ise kitabın içindekiler bölümünde görmek mümkün. Zira kitapta Ahmet Haşim’den İsmet Özel’e, Mehmet Akif’ten Sezai Karakoç’a, Cahit Sıtkı’dan Attila İlhan’a, Ziya Osman’dan Gülten Akın’a toplam 27 şair yer alıyor. 1887 doğumlu Ahmet Haşim’den 1944 doğumlu İsmet Özel’e kadar olan bu süre bir bakıma modern şiirimizin son yüzyılını ifade etmektedir. Bu da bu eseri bu süreç içindeki şiirimizi en usta isimleriyle tanıtan bir kitap özelliğine kavuşturuyor.

Söze Yunus’la başlamak

Kitabın dikkati çeken diğer özelliği ise ana metinlere geçmeden önce Yunus Emre’nin “Boncuk değil sır sözü/Gel gidelim ko sözü/Dostu görmez baş gözü/Ayrıksı nazar gerek” dörtlüğünün bir epigraf olarak yer almasıdır. Şairin bu dörtlüğü çok bilinçli olarak seçtiğini anlamak hiç de zor değil, üstelik çok doğru bir seçim. Zira Türk şiirinden/şairlerinden söz edeceksek söz Yunus Emre ile başlamalıdır. Çünkü Yunus Emre Anadolu sahasında Türk şirinin kurucu ismidir. Şairlerin piridir. Hem ona saygı hem de şiirimizin başlangıç zamanına atıf anlamında bu seçimi de çok önemli gördüm.

İçinde “Ayrıksı bakış” kelimeleri geçen bir dörtlüğün kitabın başına alınmasının bir sebebi de şudur: Şairler nasıl ayrıksı bakış sahibiyseler onları değerlendiren bir yazarın da aynı bakışa sahip olması gerekir. İşte Ali Ural da aynı tür bir bakışla bu isimlere eğiliyor. Çoğumuzun gözümüzden kaçırdığı iç hakikatlere dikkati çekiyor. Kendisi de bir konuşmada şöyle demişti: “Dünya aydan daha heyecan verici şeylerle doludur çünkü. Alışkanlıkla tarumar ettiğimiz dünyayı ihtişamlı bir bakışla yeniden ihya etmeden ne söyleyebiliriz! Ancak bakıştaki bu ıslahtan sonra bütün suretler yeni şekiller almaya hazır hâle gelirler.” İşte bu kitaptaki yazılar da bakışı ıslah eden, böylece fark edilmeyi fark eden bir zihnin ve gönlün ürünü.

Yine bu epigraftan çıkarabileceğimiz bir sonuç daha var. Yunus Emre, Dost’un baş gözüyle görülemeyeceğini söylüyor. Bu ifadeyi bu kitap bağlamında şairleri anlamak ve değerlendirmek için zahiri bir bakış açısının yeterli olamayacağı şeklinde anladığımızda Ali Ural’ın bir edebiyat türü olan portreyi daha farklı bir gözle/bakışla/muhtevayla yazdığını, okurun da aynı gözle/bakışla okuması gerektiğini anlıyoruz. Bu durum eserin tamamında portre türünü daha çok maddi bilgiler çerçevesinde yazılan bir tür olmanın ötesine taşıyor. Yer yer aldığı mısralarla bu tür, hem hayat hem eser bağlamında harmanlanarak yazılmış bir metne dönüşüyor. Bu durumun okur için en büyük avantajı ise bir şairi maddi hayatının şiirine dâhil edilebilecek ayrıntılarını öğrenmenin yanı sıra o ismi hayat hikâyesi eser bütünlüğü içinde anlama imkânı bulmuş olmasıdır. Kendisi de bu durumu Cahit Zarifoğlunu anlatırken ondan alıntıladığı “Kim ki hayatı şiirden ayırmaya teşebbüs eder biliriz ki intihar teşebbüsüdür bu.” Cümlesiyle açıklıyor. Bu cümle hem Zarifoğlu’nun hem de Ali Ural’ın şairleri değerlendirirken ölçü alınması gereken bir özellik taşıyor.

Portreye yüklenen anlam

Konuyu biraz daha açalım: Bir şairi/yazarı okurken bu okumaları salt eserleriyle sınırlamamak gerekiyor. Buna göre bir şairin/yazarın hayatı, okuduğu okullar, yaşadığı çevre gibi diğer bütün ayrıntılar birlikte okunmalı ve öyle değerlendirilmelidir. Bu elbette doğru bir yaklaşım. Zira eser hayattan bağımsız değildir. Mesela Ahmet Haşim için “Geceden ayrılmadı hiç” cümlesi Haşim’i anlamada anahtar bir bilgi. Akif’in sporla olan ilgisiyle şiiri ve karakteri arasında kurulan bağ, Kemallettin Kamu’nun yalnızlık ve kimsesizlik hali, Albert Sorel’in Yahya Kemal’i tarihe bağlayan cümlesi, Nazım Hikmet’in bütün savrulmalarına rağmen bebekken ninni yerine Mesnevi dinlemesi, Âşık Veysel’i âşık yapan asıl hususun gözlerini kaybetmesi gibi konular bu isimleri hem şahsiyet hem de şiirleri itibariyle anlamada okura önemli imkânlar sunuyor.

Kitapta bu yaklaşımı pekiştiren bir özellik de bir portre metninin şiir, deneme ve hikâyenin anlatım imkânlarından da yararlanılarak bir edebi metne dönüştürülmesidir. Mesela okuma sürecinde insan şiir adına sadece şairlerden yapılan alıntı mısraları değil bizzat yazarın şiir diliyle yazılmış bir metnini okuma imkânı buluyor. Yine yer yer hikâye, deneme tadı da veriyor bu metinler ama hangisini kullanırsa kullansın önemli olan metnin bir bütün olarak bize edebi ve estetik zevk vermesidir. Bir örnek olarak şu cümlelere bakalım: “O yollardan dağlara vurdu kendini Ülkü Tamer. Yükselttikçe yükseltti şiirinin irtifasını. Şablonlara alkımlara, manifestolara değil kalbine kulak verdi. Ona göre şiir gecenin kardeşi, gündüzün annesi, yürekteki babaanneydi. Örümceğin sesi, duvarın şarkısı, duvarcının türküsüydü.”

Bu tür özgün bir anlatım metni yazanın bir şair, denemeci ve hikâyeci oluşuyla elbette yakından ilgilidir. Diğer yandan bu kitap öncesinde yayımladığı mesela Güneşimin Önünden Çekil adlı Doğu ve Batıdan portreler kitabında da benzer özledikleri görmek mümkündü. Balzac’tan  Tagore’ye, Ahmet Yesevi’den Şeyh Galib’e kadar pek çok ismi bu son kitabındaki yaklaşımla ele almaktaydı. Bu yüzden Ali Ural, şair olarak olduğu gibi özgün portre yazarı olarak da kıymet taşıyor. Ama esas olan tabi ki şiir. Kendisi de bunu “farklı türlerin elbiselerini giyseler de şiirden başka bir şey yazmadım. Bir kere daha söylüyorum. Şiir atından hiç inmedim.” Şeklinde açıklıyor.

Derin, dikkatli okumaların sonucunda ortaya çıkan bu metinleri okurken aklıma yemek benzetmesi geldi. İçinde gerekli olan her şey var. Şairlerin hayatlarından alınan kesitler, eserlerinden alınan örnek mısralar, kişiliklerine dair önemli ipuçları ve daha pek çok şey… Ama burada önemli olan bütün bu parçaları kurgularken bunların özgün bir metnin içinde pişirilmesi… İşte usta bir aşçının elimde içine pek çok şey katılmış yemek nasıl lezzetli ise bu kitaptaki kurgu ve anlatımla da aynı şey gerçekleştirilmiş. Bu pişirme ifadesi garip karşılanmamalı. Zira bu benzetmemin asıl sahibi “Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz/Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz”  diyen Yunus Emre. Ali Ural, kurgusuyla işte tam olarak böyle bir pişirme ameliyesi yapıyor ve böylece yüzü ağ, sözü sağ hale geliyor.

Şairin Şairlerini okurken dikkatimi çeken bir husus da şu son yüzyıla dair bir zihniyet haritası çizilmesi oldu. Bu süreçte özellikle sanatkârlarda görülen savrulma, yeniden toparlanma, sorgulama gibi hallerden neler yaşandığı hangi inançların, düşünce ve edebiyat akımlarının, felsefelerin Türk şairlerini nasıl ne şekilde etkilediği gibi konulara dair çok sayıda ipucu bulmak mümkün. Bunu en çok Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Yahya Kemal, İsmet Özel gibi şairleri anlattığı metinlerde görebiliyoruz. Bu da kitabı salt şairleri anlatan bir eser değil son yüzyılımıza dair her konuya şairlerin şahsında ve şiirlerinin örnekliğinde atıf yapan, değerlendiren bir esere dönüştürüyor. Böylece bu eser bir edebi eser olmanın yanı sıra bir düşünce eseri özelliği de kazanmış oluyor.

Ali Ural nerede duruyor?

Bütün bunlardan sonra şair Ali Ural bu şairler meclisinin neresinde duruyor sorusu aklıma geldi. Şüphesiz o, bu mecliste kendisi olarak, şair Ali Ural olarak var ama ruh akrabaları, beslendiği –beslenmeyi etkilenmek olarak düşünmüyorum- şairler anlamında en çok kiminle birlikte düşünmeli sorusuna cevap aradım. Aklıma Kana Karışan kitabında Mustafa Könecoğlu’nun Resimde Görünmeyen Şiirler ya da Ali Ural’ın Harladığı Ocak yazısında söylediği “Ali Ural’ın nöbeti devraldığı şair, baba ocağının en büyüklerinden biri olan Mehmet Âkif’tir. Ali Ural’ın da merkezî sembolü Âkif’te olduğu gibi hilâldir. O da tıpkı Âkif gibi altında toplanılacak bir gölgelik olarak hilâli işaret eder, kendisiyle birlikte bütün milletine: sen hilâli seç, diyerek…” cümleleri geliyor.

Ama ben bununla yetinmek istemiyorum. Evet, “hilali seçtim diyen yerli, milli bir şair Ali Ural ama ona Akif’ten başka ruh akrabası olan diğer isimler de zikredilmeli… Kimler mi?… Uzaklık yakınlık derecesi farklı olmakla birlikte bu kitaba alınan bütün şairler demek bana daha doğru geliyor. Zaten kendisi de beni doğrulayacak şeyler söylüyor: “Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Refik Halit Karay ve Sabahattin Ali’yi Türkçenin üslupçuları olarak nesirde ustam sayarım. Şairlerim, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Muhip Dranas, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, İsmet Özel ve Turgut Uyar’dır.

Onun bu mecliste özgün bir şair olduğu ifadesini bir kez daha tekrarladıktan sonra şunu da son söz olarak ifade etmek isterim. Bu kitapta madem ki yirmi yedi şair ve Türk şirinin modern dönemdeki hikayesi yer alıyor. Şimdi sıra yirmi sekizinci şairi müstakil olarak ele alınmasına geliyor. Mustafa Köneçoğlu’nun Ali Ural’a dair kapsamlı yazısı önemli lakin başka yeni isimler de bu yirmi sekizinci ismi yani Ali Ural’ı “ayrıksı basar”la ele alıp anlatmalı. Zira o muhayyel kitapta İsmet Özel’den sonra bu halkada olması gereken isim şiirleriyle, denemeleriyle ve portre kitaplarıyla Ali Ural olmalıdır. (Şairin Şiirleri/A. Ali Ural, Şule yayınları, İstanbul Kasım 2023)