“Şairin Şairleri” isimli yeni bir kitabınız çıktı. Öncelikle hayırlara vesile olmasını dilerim hocam. Bu kitabı yazma fikri gönlünüze nasıl düştü?
Şairler “rahatı kaçan ağaç”lardır, rüzgâr estikçe tohumlarını boy verdikleri topraklara saçan. Rahatsızlıksa bulaşıcıdır. Şiir tohumu toprağımıza karıştı mı meyvelerini verene kadar huzursuz eder bizi. Böylece eski şiirlerden yeni şiirler vücuda gelir. İlimde icazet var da şiirde yok mu! Şiir icazeti, bir ustanın bilgi ve tecrübesiyle yoğrulmanın mahsulü olarak elde edilebileceği gibi ustaların eserleriyle kurulan ruh ve marifet bağının göksel bir armağanı olabilir. Bu iki vadi bazen aynı anda açılır yeni şaire. Bu anlamda her şair kendi şiir serüvenini yaşar. Şairler gökten zembille inmez göğe şiirle çıkarlar.Her şair gibi benim de benden önceki şairlere şiir borcum var. Borçlunun borcuysa gönlündedir hep.
Kitabınızda şiirsel bir üslupla tanıttığınız şairlerin sizin şiirlerinize ve gönül dünyanıza nasıl yansımaları oldu?
Bütün şairlerin ilk anahtarı Yunus Emre. “Boncuk değil sır sözü,” diyor şiir için. Ahmet Haşim o sırrı hayal havuzunun sularında seyrederken, Mehmed Akif, tamamı şiir olan hayatıyla tunçtan bir şiir abidesi inşa ediyor. Kemalettin Kamu kimsesizliğinde, Orhan Veli yoksulluğunda arıyor söz cevherini. Tarancı hayat, Ziya Osman ölüm madeninde kazma sallıyor şiire. Yahya Kemal “Deruni Ahenk”i aruzda buluyor, Asaf Hâlet, metafizik labirentlerde. Tanpınar, sıradanı ebedi olana tahvil etmeye çalışırken, Faruk Nafiz, Anadolu’yu imgeye çeviriyor nazmında. Necip Fazıl davasının kılıcını şiirinin eline verirken, Nazım Hikmet emperyalizme karşı yükseltiyor isyan mısralarını. Veysel kalbi göz eyleyip aşkla yontarken şiir sazını, Necatigil, az kelimeyi çok kelime haline getiriyor tılsımla. Dıranas, büyük şiirle büyük yalnızlığı birleştirirken “kar”da, Turgut Uyar “naylon”olan dünyayla ruhu arasına şiirden bir duvar örüyor. Cansever, Kapalıçarşı’da yerleştiriyor pırlantayı şiir yüzüğünün kaşına, Zarifoğlu, bütün nesneleri taşırıyor kabından imge nazarıyla. Cemal Süreya şiiri azalta azalta kelimelere kadar indirirken, Sezai Karakoç kelimeleri dirilişin on üç sağnak yağmuruna dönüştürüyor. Melih Cevdet Yunan mitolojisiyle nasıl Türk Şiiri yazılamayacağını gösterirken, Attila İlhan, geleneğin ve yerliliğin kodlarını yerleştiriyor şiirine. Ece Ayhan, kelimelerin yerlerini değiştirerek ezberimizi bozarken, Fazıl Hüsnü, bütün kelimeleri aslî yerlerine koyarak bayrağın, vatanın ve sömürgeciliğin ne anlama geldiğinin altını çiziyor. Gülten Akın, insanın derininden insanın derinine yol ararken şiirinde, Ülkü Tamer, bir dağın bir ağaca söylediği şarkı gibi yazdı dizelerini. Bir de İsmet Özel var, hayatından şiirini, şiirinden hayatını elde eden. Onu bir başka şairle yan yana getiremedim kitapta 27 şair yer aldığı için. Bu yüzden “Bir Yusuf Masalı”kitabını okuduğu ilk gece olduğu gibi İstiklal Caddesi’nin başından Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ne kadar yeniden birlikte yürümek isterim.
Hocam gelenekten beslenmeden evrensel yazar veya şair olunamayacağını söylüyorsunuz. Yazar ve şair olmak isteyen gençler gelenekle nasıl bağ kurabilir?
Edebiyatımıza geçmişte hayat veren kaynakların neler olduğunu hatırlamadan ve o kaynaklarla kopan iletişimimizi yeniden kurmadan gelenekten söz edemeyiz. Gelenekle bağ kurmak, sadece muhteva ve form aktarımıyla olacak bir şey değildir. Her çağın kendine özgü kültür referansları olduğu gibi nesilden nesle değişmeyen, hangi çağda yaşarlarsa yaşasınlar sanatçılarımızın bigâne kalamayacağı temel kaynaklar vardır. Türk edebiyatının en uzun dönemi, Türklerin Müslüman olmasından Tanzimat’a kadar devam eden “İslâmî Türk Edebiyatı”dönemidir. Gelenekle bir bağ kurulmak isteniyorsa öncelikle bu kültür havzasının beslenme kaynaklarının irdelenmesi gerekmektedir. Kurân-ı Kerîm’in, Hadis-i Şeriflerin ve Hz.Peygamber(sav)’in bu dönemin edebi eserleri üzerindeki etkisini dikkate aldığımızda inanç referanslarımızın edebiyatımız üzerindeki derin etkisini görürüz. Türk-İslâm Edebiyatının ilk eserleri olan Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i, Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lügâti’t-Türk’ü ve Edib Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakayık’ı bu anlamda ilk başvuracağımız kaynaklardır. İslami Türk Edebiyatı, na’tlar, siyer-i nebîler, mevlidler, hilyeler, mi’râciyeler, kırk hadisler, yüz hadisler, esmâ-i nebîler, kaside-i bürde çeviri ve şerhleri, mu’cizât-ı nebîler, gazavât-ı nebîler, hicret-i nebîler ve şefaat-nâmelerle doluyken bütün bu eserler yokmuş gibi her şeye yeniden başlamak kültürel bir intihardır. Gelenek her şeyden önce edebiyat âdâbıdır.
Gelenek bir anlamda da usta-çırak ilişkisi demektir. Ne demiş Âşık Paşa: “Her ne san’at kim cihanda işlenür / Anı halk üstâd elinden öğrenür.” Birçok Osmanlı şairinin kendilerinden sonraki genç şairlere hocalık yaptığını biliyoruz. Bunların en meşhuru, öğrencileri arasında Bâki de olan Zâtî’dir. Onun Bayezid Camii avlusundaki remilci dükkânı şairlerin uğrak yeri olan bir şiir mektebidir. Yaklaşık elli yıl açık kalmıştır bu şair okulu. Bu okulun öğrencileri arasında Kara Fazlî, Kudsî, Selîsî Ahmed Çelebi ve Selîki gibi şairlerin olduğu biliniyor. Bu mektepte genç şairler şiirlerini okumakta, Zâtî’nin eleştiri ve öğütleri doğrultusunda sanatlarını geliştirmektedirler. Bir fütüvvetnâmede denilmiştir ki: “Okumakla yazmakla olmaz tâ üstaddan görmeyince.” İşte o üstatlardan biri de Necati Bey’dir. Sehî, Sun’î, Tâli’î ve Şevkî gibi şairleri o yetiştirmiştir. İsa Hoca namıyla bilinen Filibeli Fânî de genç şairlere yol gösteren üstatlar arasındadır.
Bir kültür bunalımından söz etmek mümkün müdür? Modern zamanlar gelenekten neler çaldı?
Kültür emperyalizmi öyle büyük ve sinsi bir hırsızlıktır ki kendinize ait olan her şeyi yabancı, kendinize yabancı olan her şeyi ise kendinize ait gibi hissedersiniz bir gün. Bu zihinsel dönüşüm bir anda olmaz. Zihninizi ele geçirmek için ilmek ilmek bir ağın örüldüğünü o ağın içine düştüğünüzde dahi anlayamazsınız. Modernlik, çağdaşlık ve yenilik gibi büyülü kelimeleri vardır kültür emperyalizminin. Bu ışıltılı kelimeler gözlerinizi öyle alır ki kendi kültür hazinenizi inkâr etmekte tereddüt göstermezsiniz. Orhan Veli ve arkadaşlarının yenilik adına yaptıkları ilk iş klasik Türk şiirini küçük düşürmeye çalışmak olmuştur. Nedim’le, Ahmet Haşim’le, Yahya Kemal’le alay ederek çıkmışlardır yola. Türk şiir geleneğinden kurtulmanın yolu olarak dilin dahi tamamen değiştirilmesini hayal edebilmişlerdir. “Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların, o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da ‘şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır’ diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak…” cümleleri Orhan Veli’ye ait olsa da bir devrin inkâr manifestosudur.
Hocam son olarak bugün şairlerin Gazze’ye karşı nasıl bir sorumlulukları var sizce?
Sorumluluk bütün insanların sorumluluğudur. Şairler sözlerini sakınmadıkları ve milletlerinin sözcüleri oldukları için bir adım öne çıkıyorlar. Şiir yazmasa da, Âkif’in “Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem!” mısraının sorumluluğunu omuzlarına alıp insani bir duruş sergileyebilen herkes şairdir. Şairler, bütün zulüm karşıtlarında olan bu duruşu kelimeleriyle kayda geçiren şahitlerdir yalnız. Zulmün dalga dalga bütün yeryüzünü kapladığı bir çağda şair, omuzlardaki melekler gibi yazacak. Meleklerin defterlerinin yanında mizana konacak onların kitapları inşallah. Gazze mihenk taşı oldu insanlığın. İsrail bombaları altında parçalanan binlerce çocuğun elleri yakamızda. Rim adlı şiirimde, “Ruhumun ruhu Rim, ruhumun ruhu Rim/ Sana bir Filistin borçluyuz, sana bin Filistin” demiştim. Sadece Müslümanlar değil yeryüzündeki bütün insanlar bu zulme engel olamadığı için vebal altındadır.