İnsanlıkla yaşıt olduğunu söyleyebileceğimiz, sözü güzel söyleme sanatı olan edebiyatı siz nasıl tanımlarsınız? Kadim dönemlere kadar uzayan sürecine baktığımızda saygınlığının kaynağını, gerekliliğini ve geçerliliğini koruyan meşruiyetini hangi saiklerle açıklayabiliriz?
Edebiyat sözün hikmeti ve hükmüdür. Her şeyi yerli yerine koymamızı ister bizden. Olay, düşünce, duygu ve hayaller yerlerini bulduğunda bina ortaya çıkar. Süsten ziyade bütünlüktür. Duygu ve düşüncelerimizi cezbeden bir etki alanı. Ruhlarımızı ırmağa çevirip yeni alanlara taşıyan bir ahenk. Saygındır çünkü Yüce Allah beyanı öğretmiştir insana. Edebiyat beyanın en yüksek biçimidir. Gereklidir çünkü dünya kelimeler üzerinde duruyor. Tek bir kelimeyi çekip almaya çalışsanız oyun duvarı yıkılır. Geçerlidir çünkü tedavülden kalkmayan bir değerdir o. Sözün bittiği yerde kopar kıyamet. Edebiyatı malayani olmaktan kurtarır hikmet ve onu meşrulaştırır. Samimi olmayan, yapmacık ve boş sözlere karşı “Edebiyat yapma!” diye tepki verir halk. Bu tepki “Edebiyatı bırak!” anlamında değil “Hakiki edebiyata yönel,” anlamındadır.
Türk edebiyatındaki eserlere baktığımızda çeşitli türlerden oluşan zengin bir içerikle karşılaşmaktayız. Sizin de deneme, öykü ve şiir gibi farklı türlerde eserler kaleme aldığınızı ve aslında bunların hepsinin şiirinizin altında toplandığını görüyoruz. Yazın dünyasında bu olağan bir durum mu yoksa bu çeşitliliğin sadece bir tanesine mi odaklanılmalı?
Şiir sofranın buğdayıdır. Çeşitlilik unlu mamuller çeşitliliğidir. Şairin hiçbir öykü, roman ve denemesi yoktur ki orada şiir rüzgârı hissedilmesin. Doğrusu odaklanılacak yer insandır, insandaki şiir. İnsandaki şiir fark edilmediğinde her şey sıradanlaşır. Öykü, roman ve deneme gücünü ancak bu fark edişle sağlayabilir. Bu yüzden şiir yazmasa da büyük edebiyatçılara “şair” denilir dünyada.
Şiir yazmaya sekiz dokuz yaşlarında başlamış biri olarak şiiri evrenin her köşesinde ve insanın her halinde saklı bulduğunuzu ifade edip “Yalnız ben dünyaya şiir gözüyle bakmıyorum, dünya da bana şiir gözüyle bakıyor.” diyerek şiirle olan bağınızın kopmaz bir biçimde olduğunu ilan ediyorsunuz. Neydi bu denli maya tutmasını sağlayan şiirin? Hangi ortamlar ve kaynaklar besledi sizi?
Şiir kaldırımda durup karşıya geçememe hali. Trafik lambaları yanıp sönse de, araba sürüleri kâh hareketsiz kalıp kâh vahşi hayvanlar gibi koşsa da şair karşıya geçemiyor. Yaşlı annem bana hâlâ “Karşıdan karşıya geçerken dikkat et!” diyor. Dalgın olduğumu biliyor çünkü. Şiir dünyanın kaosu içerisinde bir dalgınlık hali. Fakat bu dalgınlıkta saklı bir şuur da var. İşte bu şuur dalgınlık odacıklarını gözlem odacıkları haline getiriyor. Gece ve gündüz nasıl birbirini izliyorsa dalgınlık ve şuur birbirini izliyor ve birbirinin annesi oluyorlar. Rüyanın hakikate dönüşmesidir şiir.
Biliyoruz ki şair, içinde yaşadığı çağın sınırlarıyla kalan bir yapıya sahip değildir; geçmişten aldığı birikimle kendi çağındaki sorunlar ve haksızlıklara ses çıkarırken gelecekte yaşanacak olumsuzlukları da peşinen reddeder. Gelenekten beslenerek geleceğe yön verme açısından bakacak olursak bugünkü modern şiir anlayışını nasıl buluyorsunuz, olması gereken yerde mi sizce?
Şair sezgisi ürperticidir. Yüz yaşındaki Kuss Bin Saide Ukaz Panayırı’nda devesinin üstünde şiir söylerken Hz. Muhammed’e (sav) henüz peygamberlik verilmemişti. Fakat şair şu mısralarla çınlatıyordu çarşıyı: “Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar, yoksa orda bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir. Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başımızın üstüne geldi.” Şair sadece bugünün değil geleceğin de sözcüsü olabiliyor demek ki. Elbette bu nimet şairin Allah’la olan yakınlığına bağlı. Klasik şiirimizin kaynağı ilâhî naslar ve o naslarla mayalanan harsımızdır. Münacatlar, na’tlar, mevlitler ve mîrâciyelerle doludur eski edebiyatımız. Modern şiir ne yazık ki asli kaynaklarını kaybetti. Bu yüzden bırakın yarına dair bir söz söylemeyi bugün için dahi bir şeyler söylemekte zorlanmaktadır. Haykırması gereken yerde susuyor çoğu zaman. Mazlumlar için dudaklarını kıpırdatmayan şair, şüpheli bir şairdir. Şiiri ve kimliği şüpheli bir şair.
Merhum babanız Şule Dergisini kurduğunda küçük bir çocuktunuz ve âdeta yayıncılığın havasını derinlerinize kadar hissederek büyüdünüz. Oradan edindiğiniz birikimle bugün çalışmalarınızı farklı platformlarda sürdürüyor, genç yazarların yetişmesine katkılar sunuyorsunuz. Dijital çağın etkisini yoğun şekilde hissettiğimiz günümüzde dergicilik, edebiyat ve yayıncılık nasıl bir yola evrilmektedir? Bunun için önerileriniz nelerdir?
Kâğıdın kalem kadar kutlu olduğunu düşünüyorum ben. Kâğıttan soyutlanmış kitap ve dergiler beni korkutuyor. Öte yandan okumak yerine dinlemenin edebi eserin verimini düşüreceği kanısındayım. Görme engelli kardeşlerimiz için durum farklı elbette. Onlar dinlerken bütün dikkatlerini sese verebiliyor. Genel olarak romanlar hariç edebi eserlere rağbet edilmiyor. Şiir kitapları alıcı bulmuyor, dergiler birer ikişer kapanıyor. Bu olumsuz tabloya rağmen her şey bitmiş değil. İnsana kaybettiği derinliği hatırlatacak mecralar hâlâ var ve olacak inşallah. Âşık Ömer bir ilâhisinde “Ömründe yiyememiş balı ne bilsin,”diyor. Bütün mesele edebi zevki yeniden canlandırmada.Kızmak yerine tattırmak lazım.
“Türk edebiyatının yeni ve güçlü kalemlerle ihya edilmesi milli bir meseledir.” sözünüzden hareketle günümüz insanına ve özellikle de edebiyat havasını solumak, yazmak ve okumak isteyen gençlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Sönmüş ateşi yeniden yakmak için alevli bir dala ihtiyacımız var. Bu dalı köklerimizden koparacağız. Klasiklerimizi anlayabilmek için Klasik Türkçe bilmek zorundayız. Klasiği olmayanın moderni olmaz. Düşünerek okumalıyız; notlar alarak, başka eserlerle kıyaslayarak ve özüne nüfuz etmeye çalışarak. Kabul ve ret insanın korunma ve seçme yetisidir. Okuduğumuz her şey aklın ve basiretin süzgecinden geçmeli ki arınmış bilgi ve sanata ulaşabilelim. Yazmak yetenekten ziyade bir çalışma işidir. Zemzem, Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip geldikten sonra çıktı topraktan. Say deniliyor bu eyleme. Yani Çalışma. İlhama mazhar olabilmek için ilhama layık olmak gerek. Son olarak bizden önceki yazarlara gereken saygıyı göstermeden saygıdeğer olamayız. Gelenek her şeyden önce bu saygıya verilen addır.
Son olarak; özellikle yazdığı şiirler ve diğer eserleri vasıtasıyla birçok insanın ailesine dâhil olmuş olan Ali Ural kendi ailesinde nasıl bir konuma sahip? Toplumumuzun temel yapıtaşı bu kurumla ilgili neler söylemek ister?
Aile aidiyettir her şeyden önce. Aileniz içindeki değeriniz onlara verdiğiniz değer kadardır. Aileyi ocak haline getiren şeyse muhabbetin yaydığı ısıdır. Yemek ocakta pişer. Muhabbet ortak değerler etrafında kenetlenmeyi gerektirir. Artık evlerin aile fertlerini bir araya getiren sobaları yok, herkes kendi kalorifer dilimlerinin başında nefes alıyor. Mesele soba değil elbette, elleri ve kalpleri aynı hedefe doğru yöneltmekte iş. Rahmetli babam bana, “Ben sende yaşayacağım,” diyordu. Çocuklarında yaşamak ancak ortak bir iman ve ülküyle olur. Çocuklarımla aynı yöne bakmak isterim, aynı kıbleye. Ben de babam gibi onların gözlerinde yaşamak isterim. Onlar hayat ve eserleriyle bu vatanın evlatları olduklarını gösterdikçe şad olacaktır ruhum.
Diyanet Aile, sayı 74, Şubat 2025